26 Aralık 2015 Cumartesi

SONSUZA DEK, AYRI TAYLOR- JENKINS REID


Kitabın Özgün Adı: Forever Interrupted
Çeviren: Gökçe Çiçek
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 379
Arka (İç) Kapak Yazısı: 

Yirmili yaşlarındaki sıradan bir kadın olan Elsie Porter'ın sıra dışı hikayesi...
Yeni yılın ilk günü pizza almak için köşe başındaki pizzacıya girdiğinde Elsie kimseyi görmeyi beklemiyordu, hele de sevimli ve etkileyici Ben Ross'u asla. ancak ikili birbirlerinden ilk görüşte etkilenmişti...
Ben, Elsie ile yeniden görüşebilmek için yirmi dört saat bile bekleyememişti ve ikili sadece birkaç hafta içinde birbirlerine sırılsıklam aşık olmuştu, mayıs ayı geldiğinde ise Vegas'a kaçıp evlenmişlerdi bile.
Nikahtan sadece dokuz gün sonra Ben bir kaza geçirmiş ve Elsie olay yerine vardığında kocası çoktan acil servise doğru yola çıkmıştı. elsie, hastaneye vardığında ise kendisini kocasının hiç tanışmadığı, hatta Elsie'nin varlığından bile haberi olmayan annesi susan beklemekteydi...
Elsie ile Ben'in ayaklarınızı yerden kesecek aşkı ve elsie ile Susan'ın yürek burkan acılarının birbirine geçen hikayesiyle "
sonsuza Dek, Ayrı" okura mutlu sona ulaşmanın birden fazla yolu olduğunu hatırlatacak.


_____***_____***_____***_____

Ergen liseli aşk hikayelerini okumayı seven erişkin bir kadın değilim; öncelikle bunu söyleyerek başlayayım ki ön yargılarınızı bir kenara bırakın.
Kitap evet bir aşk hikayesini anlatıyor. Hem de  öyle güzel anlatıyor ki.  Şu yaşıma kadar okuduğum bu tür romanlar iki elin parmaklarını geçmez ve bu kitap onların arasında  üst sıralara yerleşti an itibariyle. 
Normal bir aşk romanında ne beklersiniz? Güzeller güzeli kadın ayaklarını yerden kesen yakışıklı aşkıyla bir ömür mutlu yaşar 3 tane de çocuk yaparlar... Bu kitabın henüz 3. sayfasında baş kahramanımız ölüyor hem de feci bir şekilde. E bu durumda bir aşk romanını neden okuyasınız ki öyle değil mi... İşte kitabın bana göre en büyük başarısı bu. Sonunun hüsranla bittiğini en başından gördüğünüz bir aşk hikayesini elinizden bırakamıyorsunuz. Çünkü sadece iki kişinin muhteşem aşklarına tanık olmuyorsunuz. Aynı zamanda tek evladını kaybetmiş bir anne ve deliler gibi sevdiği kocasını henüz 9 günlük evliyken kaybetmiş genç bir kadın arasında yeni oluşan bağa eşlik ediyorsunuz.
"Hayat devam ediyor, hayatına devam etmelisin eminim o da senin devam etmeni isterdi" minvalindeki cümlelerin içini doldurmanın ya da hakkını vermenin ya da bu cümleye inanmanın ne kadar zor bir süreç gerektirdiğini okuyoruz. Ve bir insanı gerçekten seviyorsanız o sevginin başka başka boyutları olduğunu, aslında korktuğunuz gibi ondan kopmadığınızı anlıyorsunuz.

Bence mutlaka okuyun. Ara sıra elimizde olan şeylerin kıymetini anlamaya ihtiyacımız var çünkü...

Keyifli okumalar

Gerçek sevgi; bu doğru olmasa bile, isteyebileceğin en son şey unutulmak olsa bile birine, "Bizi unut, Biz iyiyiz." diyebilmekti. (sy:352)


18 Aralık 2015 Cuma

İYİ BABA-NOAH HAWLEY

Kitabın Özgün Adı: The Good Father
Çeviren: Ali Sinan Çulhaoğlu
Yayınevi: PEGASUS
Sayfa Sayısı: 382
Arka Kapak Yazısı: 

Doktor Paul Allen saygın bir adamdır. İkinci eşi ve ailesiyle mutlu, rahat bir hayat sürmektedir. Ta ki bir gece kapısı çalınıp dünyası alt üst olana kadar: ABD Başkanlık seçiminin en popüler adayı vurulmuştur ve tetiği çeken kişinin Paul'ün oğlu olduğu iddia edilmektedir.

Paul'ün sona eren ilk evliliğinden olan tek çocuğu Daniel hep iyi bir insan olmuştur ve Paul, kendi halindeki oğlunun cinayet işleyemeyeceğinden emindir.

Daniel'in (ya da kendisinin) nerede yanlış yaptığını bulmak üzere onun adımlarının izini sürmeye başlar. Böylelikle bir ebeveyn olmanın getirdiği sorumluluklar ve akla gelmeyecek bir durumda koşulsuz sevgi verme yetisiyle ilgili, gerçeğin en sona kadar gizli kaldığı bir maceraya atılır.

_____***_____***_____***_____

ABD Başkanlık seçimi öncesi halk tarafından çok sevilen ve favori gösterilen  başkan adaylarından biri suikasta kurban gidiyor.  Miting sırasında kendisine ateş eden bir genç tarafından öldürülüyor. Herkesi şok eden bu olay ünlü doktor olan Paul Allen için ise kabus dolu günlerinin başlangıcı oluyor. 

Paul Allen oldukça başarılı bir doktor. Tam bir aile babası. İki tane oğlu ve güzeller güzeli başarılı bir karısı var. (tabı bu esasında kendisinin ikinci hayatı)

Daniel Allen.. Kendi halinde, sessiz sedasız, fiziksel olarak da oldukça ince zayıf kırılgan bir genç. Anne babasının boşanmaları onu dışarıdan görüldüğünden çok daha fazla sarsmış. İç dünyası epey karışık, duyguları ve mantığı ipleri elinde tutma konusunda birbiriyle savaş halinde. Klasik, sorunlu bir ergen erkek profili çiziyor olmasına karşın buz dağının görünmeyen kısmında neler gizli acaba...

Kitap sorumluluklarını yerine getirmekten kaçan bir babanın seneler sonra zorunlu olarak yaşadığı gecikmiş bir iç hesaplaşma olarak özetlenebilir. Babamızın çektiği acı polisiye bir kurguyla harmanlanarak sunulmuş. O anlamda okurken sıkılmanız mümkün değil. Sayfaları merak içerisinde çeviriyorsunuz ve gerçekten bazı anlarda babanın çaresiz çırpınışları yürek burkan bir hal alabiliyor. Ancak "Muhteşem", "Şaheser" veya "Başyapıt" gibi tespitlere katılmıyorum. Dokunaklı, çabuk ve kolay okunan, polisiye gerilim dram karışımı bir film izliyormuşsunuz tadı alabileceğiniz bir kitap. Merak edip okumak isteyenlere keyifli okumalar dilerim

* Bir kere evlenip başarısız olmak, kim olduğunuzu derin ve hiç de romantik olmayan bir şekilde anlamanız demektir. (sy:18)
* Bir on yıl sonra kaza anını hatırlamak, kazaya kadar süren o uzun araba yolculuğunu hatırlamaktan daha kolay geliyor. (sy:119)
* Mutluluğa giden yol kabullenmekten geçer. (sy:151)


12 Kasım 2015 Perşembe

27-HOWARD SOUNES


Kitabın Özgün Adı: AMY,27
Çeviren: ALİ SİNAN ÇULHAOĞLU
Yayınevi: PEGASUS YAYINLARI
Sayfa Sayısı: 384
Arka Kapak Yazısı: 

Şarkıcı Amy Winehouse 2011 yılında Londra'daki evinde ölü bulunduğunda basın onu, Kurt Cobain'in annesinin 27'ler Kulübü olarak adlandırdığı topluluğa dahil etti. Anne Cobain, Nirvana'nın lideri olan oğlunun intihar ettiği kendisine haber verildiğinde, "O da gidip o aptal kulübe katıldı" demişti. "Bunu yapmamasını söylemiştim..." Kurt'ün annesi, aynı yaşta ölen ikonik yıldızların sıra dışı listesinden bahsediyordu. Brian Jones, Jimi Hendrix, Janis Joplin, Jim Morrison, Kurt Cobain ve son olarak Amy Winehouse. Hepsi yetenekliydi. Hepsi 27 yaşındaydı.

Gazeteciler, 27'ler Kulübü laneti hakkında, sanki bu ölümlerin arkasında doğaüstü bir sebep varmış gibi yazdılar. Çağdaş bir gizem haline gelen bu durumu açıklamak için astrolojiye, sayı bilimine ve komplo teorilerine başvuranlar oldu. Bu tedirgin edici kitapta, yazar Howard Sounes kulübün en ünlü altı üyesinin hayat ve ölümlerine dair nihai adli soruşturmayı yapıyor ve bunun yanısıra, 27 yaşında ölmüş kırk dört başka müzik endüstrisi figürünü de inceleyip bu fenomenin tesadüften öte bir anlam taşıyıp taşımadığına ışık tutuyor.

Müzik piyasasının altmış senelik tarihinin karanlık tarafına yapılan bu hem kasvetli hem de büyüleyici yolculukta Sounes, aşırılık, delilik ve öz yıkıma dair ortak bir hikayenin perdesini aralıyor. Jones, Hendrix, Joplin, Morrison, Cobain ve Winehouse'la ilişkilendirilen fanteziler, yarım gerçekler ve efsaneler yerle bir ediliyor. Bunların yerine, kesin gerçekler üzerine kurulmuş açık ve inandırıcı bir anlatım ortaya çıkıyor ve kayıp ruhlar hem hayatta hem de ölümde birleşiyor.


_____***_____***_____***_____

50 genç insan... Her biri müzik endüstrisinin bir parçası(ya da kurbanı)... Hepsine ait en çarpıcı ortak nokta 27 yaşında ölmeleri... İşte karşınızda 27'ler Kulübü...

Göz önünde olan sadece altısıydı... (Hatta en son hayatını kaybeden Winehouse en çok ses getirendi) Bu altı kişinin hayatları ve ölüme giden süreçleriyle ilgili yazılmış geniş çaplı bir araştırma kitabı olarak yorumlayabilirim bu kitabı. Öznel yargılardan uzak, mistik olmaya çalışmadan, gerçek bilgiler, belgeler ve yakın çevrenin görüşleriyle oluşturulmuş sarsıcı bir eser. Yazarın bu kitabı yazarken harcadığı emeğe büyük saygı duydum. 

Rock Müzik tarihini çok iyi bilen biri için, bu kitap fazla katkı sağlamayabilir belki ancak benim için oldukça etkileyici bir kitaptı. Biyografileri okumayı zaten çok severim. Bu kitap benim çok içinde bulunmadığım bir dünyayı yansıttığı için ilgimi kaybetmeden okumamı sağladı.

Kitabın altı kahramanını yaşadıkları dönemin ve o dönem içinde bulundukları müzik piyasasının koşulları çerçevesinde anlamaya çalıştım. Bazen onlar için çok üzüldüm. Beri yandan da, IQ olarak bu kadar zeki olmalarına karşın vasat seviyede zekaya sahip birinin yapmayacağı hataları nasıl yaptıklarına anlam veremedim. Hayatlarını bozuk para gibi harcamalarına öfkelendim.
Bazen annelik içgüdüm ağır bastı öyle okudum, bazen sadece şarkılarını ve yaptıkları müziğe hayranlık duyan dinleyicileri gibi hissetmeye zorladım kendimi. Kısacası oldukça karışık bir kafa ve hislerle bitirdim kitabı. 
Çocuğuma okutmak ister miyim ileride? Kesinlikle evet... 

Keşke o altı kişi de yaşasaydı ve her biri kendi otobiyografilerini yazabilseydi...
Aileleri onların ölümünden sonra ihya olmuş. İşin en ironik tarafı, hepsinin malum sona gidişinde, ailevi probleminin kopuk aile ortamlarının etkisinin çok büyük olmasıdır. "Ben yiyemedim sen ye" durumu olmuş, oldukça yazık olmuş beni en çok üzen taraflardan biri de buydu...

Kitabı okurken "keşke her şey başka türlü olsaymış" dediğim çok oldu. Olabilir miydi? Bilemiyorum..
Her ölüm erkendir ama bazıları daha erkendir bence...

Kitabı okurken hissettiğim duygulardan en ağır basan duygum sanıyorum acıma ve üzüntü...Her birini birer altın yumurtlayan tavuk olarak gören müzik piyasasının ağır abilerine çok öfkelendim. Kullanıldıkları ve buna hayır diyemedikleri için üzerlerindeki baskıya katlanmak adına kendilerini çeşit çeşit bağımlılığın kollarında avutan hepsine hem kızdım hem acıdım... Yanlarında bulunan kişilerin onları çekip kurtaramayışlarına hatta sanki ölümlerinden bile kar sağlamaya çalışmalarına sinir oldum. 
Söylenecek tek şey var: Artık umuyorum ki her biri huzura ermiştir.

Bence bu kitap her kitaplıkta bulunmalı ama en çok müziğe gönül vermiş olan, vermeye niyetli olan, her birini gözünde ikon yapan gençlerin okuması gerektiğini düşünüyorum. 
Keyifli okumalar diyemeyeceğim zira rahatsız edici bir kitap
Ama mutlaka okuyun derim...

* Sy:31 Uçarı ve genç asileri fetiş haline getiren bir endüstride çevreleri profesyonel sömürücülerle sarılmıştı.

* Sy:118 Kendisinden bir canavar yaratan kişi insan olmanın acılarından kurtulmuş olur. Samuel Johnson, Sarhoşluk Üzerine

* Sy:299 Her şeyi hesaba kattığımızda hayatın sıkıntıları ölümünkülerden daha ağır olunca, insan kendi canına kıyar


22 Ekim 2015 Perşembe

İHANETİN 5 YÜZÜ- HARLAN COBEN



Kitabın Özgün Adı: GONE FOR GOOD
Çeviren: DERYA ENGİN
Yayın evi: MARTI
Sayfa Sayısı: 448
Arka Kapak Yazısı: 

Will ve ağabeyi Ken'in hayatı ılık, sakin bir gecede Will'in sevgilisi Julie'nin vahşice öldürülmesiyle altüst olur. Bu cinayetin baş şüphelisi de Ken'dir. Aleyhine onlarca kanıt olmasına rağmen ortadan kaybolan Ken, arkasında birçok soru işareti, parçalanmış bir aile ve büyük bir gizem bırakır. Ondan uzun süre haber alamayan Will ise ağabeyinin öldüğüne inanır.
Şimdi, on bir yıl sonra Will, Ken'in hayatta olduğuna dair bir iz bulur. Bu, Will'in, ağabeyi ve kendisiyle ilgili sarsıcı gerçekleri öğreneceği olaylar zincirinin başlangıcıdır. Etrafını saran şiddet dolu gizem çözüldükçe, Will kendini sonuna kadar gitmek isteyeceği soluk soluğa bir maceranın içinde bulur. Üstelik en büyük sürprizi daha öğrenememiştir.

_____***_____***_____***_____

ACI FELÇ OLUR AMA ÖFKE ASLA... (Sy:175)

Harlan Coben romanlarını seviyorum. Son zamanlarda üst üste spor dallarıyla alakalı gerilim romanlarını okumuştum ama bu kitap epeyce farklı. Kurguyu çok beğendim. Olayların akışı mantıksız değil. Olaydaki gizemi kitabın sonuna kadar saklı tutayım derken iş çığırından çıkıp cıvımamış yani. Akıcı rahat okunan sürükleyici bir roman. 

Bir ağabey kardeşin yıllar sonra yapılan hesaplaşması diyebiliriz. Kitabın sonunda kötü karakterler aslında kötü değil gibi bir şey çıksaydı çok klişe bulacaktım. Çünkü roman boyunca acaba Ken gerçekten suçsuz mu? 11 yıldır boşuna mı kaçıp saklanıyor yazık adama falan gibi duygular oluşuyor içinizde. Ama öyle ustaca bir kıvraklıkla değiştirilmiş ki romanın yönü, beklediğiniz sonun tam tersi bir şeyle karşılaşıyorsunuz. Böyle olması benim kitabı daha çok beğenmeme sebep oldu açıkçası.

Bir takım yazım ve çeviri hatalarına rastladım. Kitabın sürükleyiciliğini sekteye uğratabiliyor bazen. Martı Yayınları kitabın ikinci baskısını yaparken, bunlar tekrardan gözden geçirilse bence iyi olur. Arka kapak yazısında bile şu çok basit anlatım bozukluğunu görememişler mesela...
"Aleyhine onlarca kanıt olmasına rağmen ortadan kaybolan Ken..." 

Güzel, kaliteli, orijinal bir polisiye roman okumak isterseniz bu kitabı mutlaka okuyun derim.
Keyifli okumalar...


2 Ekim 2015 Cuma

BU DA GEÇECEK- MILENA BUSQUETS


Kitabın Özgün Adı: Tambien Esto Pasara
Çeviren: Seda Ersavcı
Yayınevi: DOMİNGO
Sayfa Sayısı: 191
Arka Kapak Yazısı: 

"TUHAFTIR AMA HİÇBİR ZAMAN KIRKLARIMI DÜŞÜNMEMİŞTİM. YİRMİLİ YAŞLARIMDAYKEN OTUZLARIMI HAYATIMIN AŞKIYLA VE ÇOCUKLARIMIZLA GEÇİRECEĞİMİ DÜŞÜNÜRDÜM. YUMURTA KIRMAYI BİLE BİLMEYEN BEN, ALTMIŞIMA GELDİĞİMDE TORUNLARIMA ELMALI TURTALAR YAPACAĞIMI HAYAL EDERDİM; NE VAR CANIM, ÖĞRENİVERİRDİM İŞTE. VE SEKSENİMDE, YIKKIN BİR NİNE OLARAK, ARKADAŞLARIMLA VİSKİ İÇECEKTİM. GELGELELİM BİR TÜRLÜ KIRKLI YAŞLARIMI ÖNGÖREMİYORDUM. ELLİLERİMİ DE ÖYLE. AMA İŞTE BURADAYIM. ANNEMİN CENAZESİNDEYİM VE ÜSTÜNE BİR DE KIRK YAŞINDAYIM."

Taslak olarak ortaya çıktığı anda dünya yayıncıları arasında bir heyecan dalgası yaratan ve henüz yayımlanmadan hakları 33 ülkeye satılan "Bu Da Geçecek", kırklarında bir kadının kaybettiği annesinin ardından yazdığı sessiz bir mektup; kadın olmak, özgürce zarafetle yaşamak ve yaşlanmak üstüne baş döndürücü bir dürüstlükle yazılmış bir itiraf name. Romanın tepesinde Akdeniz güneşi, önünde deniz, hanesinde ise güzel dostlar ve aşıklar var. En hüzünlü anlarda bile eğlenceli ve hayat dolu dilini koruyan - "Neşeli olmak bir zerafet biçimidir" diyor bir satırında- büyüleyici bir roman.

_____***______***_____***_____

Yaşarken anneye itiraf edilememiş pek çok duygu vardır. Pek çok söz kalır içinizde, o gittiğinde hepsi teker teker gösterir kendisini. Oysa beyniniz kalbiniz onları gizli tutmak için ne çok çaba harcamıştır.. Ölüm bütün perdeleri bir sihir gibi ortadan kaldıran tek unsur.. Değişik bir paradoks gerçekten.. 
Kırklı yaşlarını yaşamakta olan Blanca'nın hikayesi de annesinin cenazesinde başlıyor. Blanca, tıpkı hepimiz gibi,  -her ne kadar arada anlaşmazlıklar çıksa da- annesinin sonsuza kadar yaşayacağına, daima kendisinin başında olacağına inanıyordu. Hasta olan annesinin ölümü esasında beklenen bir son olmasına rağmen Blanca bunu hep reddettiği için ölüm beklenenden daha yakıcı oldu onun adına. 
Yaşınız kaç olursa olsun, ister evlenip çoluk çocuğa karışmış olun isterseniz bir holdingin ceo su olun her zaman annenize ihtiyaç duyarsınız. Bu romanın ana fikri bu bence. Hayat okyanusunda bir gemi iseniz anneniz yeri gelir yol gösterici dümeniniz, yeri gelir alabora olmanızı engelleyen bir çapa olur. O nedenle annenizin yok olması bir anlamda sizin büyüdüğünüzün büyümek zorunda olduğunuzun ilk, kesin ve tek işaretidir. 
Domingo yine harika bir kitap yayımlamış bence. Başarılı bir yazar, dokunaklı samimi gerçek bir roman. 
Mutlaka okuyun derim, su gibi akıyor zaten...
Keyifli okumalar...

Bunlar da altını çizdiklerim:

* "ÇOK"sözcüğü "SENİ SEVİYORUM" u meşru kılar, oysa gerçekte neredeyse hiçbir zaman bir meşruluk söz konusu değildir. (sy:3)

* Ölümün zıddı yaşam değil sekstir. (sy:26)

* Ne düşündüğümüz o kadar da önemli değildir, aslolan ne gördüğümüzdür. (sy:46)

* Her şeyin benim idaremde olması, saat kaçta çıkacağımıza benim karar vermem , çocukların giyisilerini benim seçmem ve arabayı benim kullanmam bana hala biraz tuhaf ve saçma geliyor. Dikiz aynasından hem didişen hem de kıkırdayan çocukları izlerken her an maskemin düşeceğini ve onlarla beraber arka koltuğu boylayacağımı düşünüyorum. Yetişkin numarası yapan bir sahtekarım ben." (sy:45)

* Neşeli olmak bir zarafet biçimidir. (sy:50)

* Aşkların çoğu ya iki ay ya da ömür boyu sürer. (sy:93)

* İnsanların iyi olup olmadıklarını ancak onlardan bir iyilik istemek durumunda kaldığınızda ya da taraf tutmak mecburiyetinde olduklarında anlayabilirsiniz. (sy:111)


16 Eylül 2015 Çarşamba

ELVEDA HAZİRAN-SARAH JIO

Kitabın Özgün Adı: GOODNIGHT JUNE
Çeviren: DUYGU PARSADAN
Yayınevi: ARKADYA
Sayfa Sayısı: 348
Arka Kapak Yazısı: 
Bir varmış, bir yokmuş, hala içindeki masala kulak veren küçük bir kadın varmış...
Büyük yeşil bir odada bir telefon, kırmızı bir balon ve aydedenin üzerinden zıplayan bir ineğin resmi varmış... İyi geceler aydede, iyi geceler kırmızı balon, iyi geceler yıldızlar, size de iyi geceler yeryüzündeki tüm sesler...
June Andersen her akşam yatmadan önce teyzesinin ona ve kız kardeşine okuduğu bu masalla büyümüştür. Ancak zaman acımasızdır ve maalesef hayat, çocukluklarındaki o masumiyeti yok etmiştir. Artık güçlü bir kadın olarak tek başına yol alan June, yıllardır yüzünü görmediği teyzesinin ölüm haberiyle çocukluğunun geçtiği Mavi Kuş Kitabevi'ne yeniden adımını atacaktır. Hatıralarını süsleyen bu masal diyarı June 'un içindeki karanlıklara ışık tutarken, June kendini yeniden keşfedecektir.
Elveda Haziran, bugünümüzü sorgulayıp geçmişinize merhaba diyeceğiniz, ne kadar imkansız gibi görünse de çıkış yollarının çok yakınımızda olduğunu gösteren bir Sarah Jio romanı.

_____***_____***_____***_____

ARADIĞINIZ ŞEY ÇOĞU ZAMAN YANI BAŞINIZDADIR.

June, kendini işine adamış, haliyle kariyerinde zirveye oturmuş otuzlu yaşların ortasında bir kadındır. Kız kardeşi ve annesiyle arasında yıllardır süren bir gerginlik olduğundan çocukluğunun geçtiği Seattle'dan kopup, New York'un en gösterişli yerinde süper lüks bir dairede yaşamaktadır. Kariyeri, işi, bol parası ve New York'ta hayatın çok hızlı akması sayesinde yalnızlığını düşünecek vakti olmayan June'un, kendince mutlu bir hayatı vardır.

Bir gün aklının en ücra köşelerine attığı Seattle'dan bir mektup alır. Ailesinde değer verdiği ve son dönemlerde oldukça ihmal ettiği sevgili teyzesinin ölüm haberini okuduğunda yıkılır. Teyzesinin yılardır işlettiği kitabevini June'a miras bırakmış olması onu tekrardan Seattle'a gitmeye mecbur bırakmıştır. June, kitabevinin satışını yapma planını aklına koyar, birkaç gün içinde işini bitirip dönmek ve artık orayla bağlarını tamamen koparmak niyetiyle yola çıkar. Fakat kitabevinde kendisini bekleyen sırlar ve güzel sürprizlerden tabi ki haberi yoktur...

Dünyanın en ünlü ve en sevilen çocuk kitabı yazarı Margaret Wise Brown ile teyzesi Ruby'nin yakın dostlukları kendi ailesine ışık tutmasına, geçmişi ve kardeşini affetmesine yeterli olacak mıdır?

Seattle'da onu bekleyen sürpriz bir aşk erkeklere olan güvensizliğini yıkmasına yetecek midir?

Mavi Kuş Kitabevi bir müteahhite satılıp yerine bir alışveriş merkezi ya da otel mi dikilecektir?

Kitabevinin iflası engellenebilecek midir?

Peki ya romanda ortaya çıkan sürpriz isimler kimler acaba?

Gerçek hayattan bildiğimiz bu kişilerin romanda bize göz kırpması çok hoş bir detay olmuş bence.

Zaten bu roman, gerçekten yaşamış, çocuklara çok güzel masallar hediye etmiş eşsiz bir kadından esinlenerek yazıldığı için yaşadığımız hayat ile bağlantısı muhteşem.

Aile bağları üzerine kurulmuş oldukça güzel bir roman.
Bu roman bize, birini affedebilmenin omuzumuzdaki yüklerden kurtulmanın tek yolu olduğunu, aksi takdirde hayatta hep yorgun, mutsuz ve eksik kaldığımızı hatırlatıyor.

Kitap ile ilgili tek olumsuz eleştirimi yazmak isterim:
Kitabın orjinal adının "Goodnight June" olmasının bir sebebi var. Kitabın son cümlesi bu. Çünkü June, bütün sıkıntılarından, kalp ağrılarından, vicdani yükümlülüklerinden kurtulup, hayata birlikte sarılabileceği bir çift el daha buluyor. Ve sonunda ilk defa bir gece huzurlu bir uyku çekmek için yatağına yatıyor. Başucunda saçlarını okşayan  sevgilisi ona bu cümleyi söylüyor. Peki kitabın Türkçe basımında neden isim Elveda Haziran olarak yazılmış? Hadi geçtim onu, şahıs isimlerinin türkçeleştirilmesi de nedir? Misal Yağmur'un Rüyası isminde çok hoş bir çocuk kitabı var. (YKY-Filiz Özdem) onun ingilizce basımını yapmak istesek Rain's Dream filan mı yazacağız kitabın kapağına? Dil bilimci değilim ama bana saçma geldi o yüzden belirtmek istedim. Benimle aynı ya da farklı görüşte olanlar  fikirlerini paylaşırsa çok sevinirim.

Sarah Jio'nun yazdığı 7 romanın yedisini de okudum. Her birinde farklı bir tema üzerinden kocaman bir hayat, hatta hayatlar okuyoruz. Bu konuda oldukça başarılı olan yazarın yeni romanını merakla bekliyorum. 
Bu arada, Sarah Jio, bu yıl TÜYAP Kitap fuarına katılacağını instagram hesabından duyurdu. Umarım geçen seneki gibi bir aksilik çıkmaz...

Keyifli okumalar

* Hepimize tek bir hayat verildi. Bizim görevimiz onu faydalı, güzel ve doyurucu kılmak. Istırap çekeceğimiz, nefret edeceğimiz şeyleri yapmanın bir anlamı yok. Sonunda bize tahammülümüz için ödül verilmeyecek. Geride sadece harcanmış bir hayat kalacak. (sy:117)

(Aslında sevmediğimiz işleri yapıp olmak istemediğimiz kimliklere bürünüp mutluymuş gibi yapan insanlarız biz. Gerçekten kim olmak ve ne yapmak istediğini yüksek sesle herkese söyleyebilen ve tüm tepkilere rağmen bunu başaran Gavin'in lafına kulak verelim bence. Not: June da onu dinledi :)


2 Eylül 2015 Çarşamba

KAFES-JOSH MALERMAN

Kitabın Özgün Adı: Bird Box
Çeviren: Aslı DAĞLI
Yayınevi: İTHAKİ
Sayfa Sayısı: 330
Arka Kapak Yazısı: Dışarıda bir şey var...
Görülmemesi gereken korkunç bir şey... Ona atılan bir bakış kişiyi ölümcül bir deliliğe sürüklüyor. Ne olduğunu ve nereden geldiğini ise kimse bilmiyor... 
Malorie ve iki çocuğu, olayların başlangıcından beş yıl sonra hayatta kalmayı beceren bir avuç insan arasındaydı. Nehrin kenarındaki terk edilmiş bir evde çocuklarıyla yaşayan Malorie, ailesinin güvende olabileceği bir yere gitmenin hayalini kuruyordu. Tek bir yanlış hamle ölümlerine yol açabilirdi. Ve onları takip eden bir şey vardı.
Bu bilinmeyene doğru göz bağının karanlığında yaptığı yolculukta Malorie sık sık geçmişini hatırlıyordu. Bilinmez tehlikenin karşısında bir araya gelerek hayatta kalmaya çalışan, kendisini de aralarına kabul ederek onu da kurtaran ev arkadaşları teker teker aklına geliyordu: Bir zamanlar yabancı olan bir grup insanın birer birer kapısını çaldığı evde kurdukları ortak hayat... Ancak sağ kalan ve kapılarını çalan insanlar arttıkça ortaya yüzleşmeleri gereken bir soru çıkmıştı: Herkesin aniden delirdiği bir dünyada kime güvenilebilirdi?


_____***_____***_____***_____


SAKIN GÖZLERİNİ AÇMA!!!

Bu kitap hakkında söyleyebileceğim ilk şey: Son zamanlarda okuduğum en rahatsız edici roman olduğudur!!.. Gerilim dozu bu kadar yüksek olan bir kitap uzun süredir okumuyordum. Yazarın ilk romanıymış. Oldukça iddialı bir giriş yapmış piyasaya. Bana öyle geldi ki, yazar, kendi okuma zevkinden yazarken epey etkilenmiş. Alfred Hitchcock ve Stephen King okuyormuş gibi hissettim bazen. Yazarın anlatımı mükemmel. Öyle irite oluyorsunuz ki kitabı okurken, bulunduğunuz odada başucunuzdaki ışığı biraz daha karartmak isteyebiliyorsunuz:)

Roman iki farklı zamanın anlatımı şeklinde ilerliyor. İkisinde de kahramanımız Malorie ağzından okuyoruz yaşananları. Günümüzden beş yıl kadar önce her şey gayet normal giderken "Rusya Raporu" adı verilen bir takım haberlerle tüm ülke çalkalanmaya başlıyor. İlk önceleri pek fazla dikkat çekmeyen olaylar, hızla artan ölüm vakalarıyla herkesin dikkatini çekiyor. İnsanlar korku içinde yaşamaya böylece sürükleniyorlar. Kız kardeşiyle aynı evde yaşayan Malorie de kız kardeşinin ani ölümüyle hem hayatta tek başına kalıyor hem de bir gecelik ilişkisinden hamile kaldığını öğrendiğinde diğer tüm insanlar gibi karanlığın ortasında sağ kalmaya çalışıyor.
Bir şekilde kardeşiyle yaşadığı evden çıkıp güvenli bir sığınma evine katılıyor. Orada diğer birkaç kişiyle ortak bir yaşam kurmaya hayatta kalmaya çalışıyorlar. 

Fakat o evde de bir tek Malorie ve iki çocuğu hayatta kalıyor. Malorie -4 yaşında- iki küçük çocukla o evden de çıkmak ve daha güvenli bir yere gitmek zorunda olduğunu biliyor. Bunu gözleri bağlı bir şekilde 90 km lik sandal yolculuğu ile yapabilecek midir?

İNSANOĞLU ASLINDA KORKTUĞU YARATIĞIN TA KENDİSİDİR. (sy:238)

"İnsanın hayal gücünde kurduğu şeylerden daha korkunç hiçbir şey yoktur" miti üzerine kurulmuş bu roman oldukça başarılı. Kendisi müzisyen olan yazarın kitabın odak noktasını işitsel öğeler üzerine kurması anlatımını güçlendirmesi açısından epey isabetli olmuş. Gerim gerim gerilmek isteyenler için ideal bir kitap. Ben açıkçası yüzleşmek isterdim siyah bağın önündekilerle ama hayal gücümde ne yarattıysam öyle kalmasını istemiş Josh Malerman. İyi de yapmış...

Son olarak yayınevine de değinmek isterim. İthaki zaten sevdiğim bir yayıneviydi ama üst üste okuduğum iki gerilim kitabıyla da kalbimi ayrıca fethetti. Trendeki Kız'ı okumayanlar için onu da şiddetle öneriyorum. buradan Trendeki Kız ile ilgili görüşlerime ulaşabilirsiniz.

Keyifli okumalar...



26 Ağustos 2015 Çarşamba

HAYATIMI ÇALAN KADIN-MARIAN KEYES

Kitabın Özgün Adı: The Woman Who Stole My Life
Çeviren: Beril Tüccarbaşıoğlu Uğur
Yayınevi: ARTEMİS
Sayfa Sayısı: 605
Arka Kapak Yazısı: 
YATAKLARA DÜŞEN, AŞKA DÜŞEN, NEW YORK'TA İHTİŞAMLI BİR HAYATIN GÖBEĞİNE DÜŞEN BİR KADININ İNANILMAZ HİKAYESİ
Dublin'li, evli ve iki çocuk annesi Stella Sweeney, kendi deyimiyle son derece sıradan bir hayat süren, son derece sıradan bir kadındı. Bir gün trafikteyken karmaya yaranmak için iyilik yapası tuttu ve sonucunda meydana gelen kaza, hayatını değiştirdi.
Önce telefon numarasını isteyen bir adamla tanıştı. Gerçi Bay Range Rover, numarayı sigorta için istiyordu ama neyse. Bu tanışmanın Stella'yı binlerce mil uzağa götüreceğini, sıradan bir kadını bir süperstara dönüştüreceğini ve bu arada tüm ailesini dağıtacağını kim bilebilirdi?
Her şet tek bir kötü karar yüzünden mi yaşanmıştı? Bay Range Rover'la tanışmanın sorumlusu kader miydi, karma mı? Stella yaşadıkları için minnet mi etmeliydi, saçını başını mı yolmalıydı?


_____***_____***_____***_____

Stella Sweeney standart bir yaşam süren, orta yaşlı, evli, iki çocuklu, kısacası oldukça sıradan bir kadın. Kardeşi ile birlikte Dublin'de bir kuaför işletiyorlar. Çekirdek ailesi görünüşte birbirine çok bağlı ama ergen çocukları olan her ebeveyn gibi kızı ve oğluyla arasında uçurumlar var. Oğlunun ve kızının hayata bakış tarzı ile Stella'nınki 180 derece ters. Ama o bunları anlayışla karşılamaya çalışıyor. Kocası hep yorgun hep mutsuz. Ama Stella bunu da dert etmiyor. Kısacası yaşayıp gidiyorlar işte...

Günün birinde ister Karmadan, isterseniz de Karmaşadan dolayı diyelim, Stella bir trafik kazası geçiriyor. Hızla akan trafikte karmaya yaranayım diye yol vermeye kalkınca, arkasındaki araba onun kadar karmaya inanmadığından olsa gerek duramıyor... 

Kaza sonucunda Stella epey uzun bir süre hastanede kalıyor. Başına gelen hastalık dünyada pek fazla doktorun üzerinde çalışma yapıp tecrübe kazandığı cinsten değil. Nadir görülen bir sendrom. Öngörülemeyen geçici bir süre boyunca Stella ne konuşabiliyor ne de hareket edebiliyor. Vücudunda hareket ettirebildiği tek yeri göz kapakları ve o da insanlarla iletişim kurmasının tek yolu oluyor. 

Hastanede kendisiyle ilgilenen nöroloğu Mannix Taylor ile aralarında ikisinin de beklemediği bir etkileşim oluyor. Çünkü Göz kapağı iletişimini bir tek ikisi becerebiliyorlar. Bay Taylor bu yöntemi ailenin diğer tüm fertlerine anlatmış olmasına rağmen diğerleri ile Stella bunu başaramıyorlar. Ya çok sabırsız oldukları için ya da ona çok kızgın oldukları için. Günden güne Stella ve Mannix birbirlerine hayatlarıyla ilgili pek çok şey anlatıyorlar. Birbirlerini tanıdıkça yakınlaşmaları daha da artıyor. Tehlikeyi sezen yakışıklı doktor bir gün habersizce hastaneden ayrılıyor ve Stella'yı bir başka nörolog arkadaşına emanet ediyor. Duruma çok içerlenen Stella hastaneden çıktığında hayatına devam edeceğine ve Mannix Taylor'ı bir daha hiç görmeyeceğine yemin ediyor. 

Hastaneden çıktığında evde işler arzu ettiği gibi gitmiyor. Beklediği ilgiyi görmeyi bırakın ailedeki herkes Stella'ya düşmanmış gibi davranıyor. Hayatlarının alt üst olmasının, mutsuz olmalarının tek sebebini annelerinin hasta olup aylarca hastanede yatmasına bağlıyorlar. En sonunda Stella, Ryan(kocası) ile boşanma kararı alıyor. Bu arada İrlanda'da evli çiftlerin boşanabilmeleri için 5 yıl ayrı yaşama şartının olması çok değişik bir detaymış. Anlaşmalı bir boşanma olsa bile... 

Mannix Taylor hastane günlerinde Stella'nın söylediği bir takım sözleri bir deftere kaydediyor. Bunu onu çok sevdiği için ve ondan kendisine bir hatıra kalsın diye yapıyor belki ama o sözler bir kitap oluyor ve ikisinin başına baya bir iş çıkarıyor. Bu kitap sayesinde Stella bir gün herkesin 15 dakika yakalayacağı şöhreti neredeyse 1 yıla yakın bir zaman yaşıyor. New York'un göbeğinde yaşamak çocuklarıyla olan kötü havayı da düzeltiyor. Sonra kitap projesi (sürpriz bir şekilde)tepetaklak oluyor. 

Kitapta pek çok karakter var. Bunların içinde öyle biri var ki her cümlesini okuduğumda şaşırmadan edemedim. Mannix Taylor'un boşandığı eşi Georgie. Ona özellikle dikkat etmenizi öneririm.

Ben her yaz bir Marian Keyes romanı okumazsam o yaza yaz demiyorum galiba :) Son birkaç senedir bu böyle. Çiklit okumayı sevenler için iyi bir seçim olabilir bu kitap. Hatta yazarın diğer kitaplarının bir tık ötesinde. Kitaptaki tespitlerin bir çoğu hayranlık uyandırdı bende. Ve bakmayın 600 sayfa olduğuna. Ne kitaplar gördüm 100 sayfa ama 100 günde bitemiyor ne kitaplar gördüm günde 200 sayfa okutturuyor insana...

Diyeceğim odur ki eğlenceli, akıcı, kafa dinlendirici bir roman isterseniz şimdiden keyifli okumalar dilerim...

Stella'nın bazı cümleleri:

 ***  Bir fili nasıl yersin?
        Lokma lokma

(Biz kadınların yüzde doksanı bir koltukta 35 karpuz taşımaya çalışıyor. Problem çıkınca da kendilerini suçluyorlar. Fil büyüklüğünde sorunlar için ideal bir hayat felsefesi bence) (sy:187)

*** Neden ben diye düşünmektense neden ben olmayayım diye düşünüyorum... 

(Hayata pozitif bakmak, bardağın dolu tarafını görmek ve gerçekçi olmanın güzel harmanlanmış bir hali) (sy:151)

*** Çok bilgi insanı akıllı yapmaz. (Heraklitos) 

( Günümüzde çocuklarını daha küçücük yaşlarda çeşit çeşit kursa koşturan ve eş dost toplantısında bunları ballandıra ballandıra anlatan ebeveynlere gelsin :)  (sy:145) 


19 Ağustos 2015 Çarşamba

SISTERS KARDEŞLER- PATRICK DE WITT

Kitabın Özgün Adı: Sisters Brothers
Çeviren: AVİ PARDO
Yayınevi: DOMİNGO
Sayfa Sayısı: 357
Arka Kapak Yazısı:
Hermann Kermit ölecek. Commodore emri verdi. Eli ve Charlie Sisters kardeşler gerekeni yapacak.
Altına hücum Amerika'sının şöhretli tetikçileri onlar. Öldürmek charlie'nin doğasında var; sevdiği işi yapıyor. Eli ise fazla geveze bir vicdana sahip bir katil için. "Belki başka türlü bir hayat mümkündür." Bu soru dönüp duruyor Eli'nin zihninde, Kermit'in izinde Kaliforniya'daki altın madenlerine doru yolculukları boyunca. Artık emin, bu onun son işi olacak. Hermann Kermit herhangi bir iş olsaydı keşke.
Eleştirmenler tarafından geçtiğimiz yılın en iyi kitaplarından biri kabul edilen Sisters Kardeşler, tam Coen Kardeşlerin yazacağı türden bir Western; garip, haşin, çıplak, komik, üzücü, insan doğasını süslemeden, saklamadan olduğu gibi sergiliyor. Patrick de Witt, birbirlerine kan, şiddet ve sevgiyle bağlı iki kardeşin öyküsünü muhteşem bir üslupla aktarıyor.

_____***_____***_____***_____

OREGON CITY, 1851

Soruyorum size:
Kardeşinizle yapabileceğiniz en abuk iş fikri nedir? 
Evet iki kardeş birlikte pek çok değişik iş yapabilir. Aklınıza gelen tüm senaryoların içinde "kiralık katil olan iki kardeş" var mıydı??

Eli ve Charlie Sisters kardeşlerin yaptıkları iş oldukça basit aslında. Öldürme emrini al, Hedefi ortadan kaldır, paranı cebine at, çekip uzaklaş hayatına devam et. 
Ancak son işleri bu basit matematiğe pek de uymadı desek yanlış olmaz...

Kitap 1800 lü yılların ortasında geçen bir Western film tadında. Okurken sahneleri gözünüzde canlandırmak çok eğlenceli oluyor. İtiraf etmeliyim ki ben Western filmlerinden nefret ederim . Daha ılımlı bir ifade ile söylersem ilk tercihim olmaz izlemek için. Ancak bu kitabı öyle çok sevdim ki. Sanırım bu Patrick De Witt'in  ve kitabı Türkçe'ye muhteşem çeviren Avi Pardo'nun başarısı. 

Oldukça ezber bozan bu romanı soluksuz okuyacağınıza eminim. 
Para, altın, değerli olan her ne varsa şu hayatta, insanların uğruna öldükleri öldürdükleri... Bir çırpıda hepsini nasıl kaybedebiliyorsunuz okuyun görün derim.. Kiralık katil olmak, algıları kapalı bir öldürme makinesi olmanızı gerektirmez. Sisters kardeşler aldıkları bu (son) iş sayesinde bunu anlıyorlar. Nasıl mı? Buyrun sayfalar sizin için dönsün madem...

Keyifli okumalar...


21 Temmuz 2015 Salı

DİRİLİŞ-TESS GERRITSEN

Kitabın Özgün Adı: Die Again
Çeviren: Cumhur Mısırlıoğlu
Yayınevi: MARTI YAYINEVİ
Sayfa Sayısı: 462
Arka Kapak Yazısı: 
Altı yıl önce o çayırların arasındayken ölmenin nasıl bir şey olduğunu öğrendim. Benden bir daha ölmemi istemeyin.

Her şey, usta bir avcı olan Leon Gott'un evinin garajında ölü bulunmasıyla başlar. Dedektif Rizzoli ve doktor Isles bu esrarengiz ölümün detaylarını araştırdıkça aralarında benzerlikler bulunan diğer vakalara ulaşırlar. Nihayetinde, yaptıkları araştırma onları altı yıl önce bir safari sırasında Afrika'da işlenen turist cinayetlerine kadar götürür.
Gözü pek ikilinin, katliamların ardındaki sır perdesini kaldırmak için o lanetli safariden kurtulabilen tek kişiye, Millie Jacobson'a ulaşmaları gerekir. Ancak genç kadın hala tehlikede olduğunu düşünmektedir ve hayatta kalma mücadelesi vererek geçirdiği günleri hatırlamak istemiyordur. bu yüzden Rizzoli ve Isles için, Millie'yi ikna etmek ve bu sıra dışı cinayetleri aydınlatmak düşündükleri kadar kolay olmayacaktır.


_____***_____***_____***_____

Av mısın avcı mı...
Bir çizgi varsa ikisinin arasında 
Saç teli kadar incedir 
dikkatli ol...

Sürükleyici bir Rizzoli&Isles romanı daha... Güzel bir konu harika bir kurguyla anlatılmış. 462 sayfalık kitabı üç gün içerisinde bitirebildiğimi ve bunu üç yaşındaki bir canavarla uğraşırken yapabildiğimi söylersem sanırım kitabın ne kadar güzel olduğunu anlatabilirim. Uyku yerine okumayı tercih ettirecek bir roman.
Daha önce de birkaç kez söylemişimdir: Tess Gerritsen romanlarının içinde beni hayal kırıklığına uğratan bir kitap olmadı. Ancak Rizzoli&Isles serisini de ayrı bir yere koyuyorum. Bir sonraki romanda nasıl bir olayla karşılaşacaklarını merakla bekliyorum. Sadece olayların çözüme ulaşma aşaması değil, karakterlerimizin portreleri de çok takip edilesi. Ailevi ilişkileri, iş ilişkileri, özel hayatları, korkuları, muhteşem zekaları...
Yaptığı mesleği içselleştirmiş güçlü karakterlere-özellikle kadınsa- müthiş bir saygı ve hayranlık duyuyorum. Bu iki kadın karakter de beni benden alan şahsiyetler. Kendilerinin vücut bulmuş halini görmek isteyenler televizyonda Rizzoli&Isles dizisini izleyebilirler. Ben hayalimdeki suretlerini daha çok seviyorum o ayrı.

Polisiye roman ilginizi çekiyorsa bu Tess romanını da şiddetle tavsiye ediyorum. 

Keyifli okumalar...


20 Temmuz 2015 Pazartesi

İLK BAKIŞTA AŞKIN İSTATİSTİKSEL OLASIĞI-JENNIFER E. SMITH


Kitabın Özgün Adı: The Statistical Probability Of Love At First Side
Çeviren: Beril Tüccarbaşıoğlu Uğur
Yayınevi: ARTEMİS 
Sayfa Sayısı: 234
Arka Kapak Yazısı: 

Bazen sadece dört dakikayla uçağınızı kaçırırsınız ve o dakikaların birinde gerçek aşk sizi bekliyordur.

Hadley, hayatının en kötü günlerinden birini yaşıyordu. Babası Londra'da, Hadley'nin tanımadığı bir kadınla evleniyordu ve düğüne yetişmeye çalışan Hadley uçağını kıl payı kaçırdı. 

Genç kız, önceleri kadere inanmazdı. Ama havaalanında kısılıp kaldığı o gün Oliver'la tanışması, Hadley için bir dönüm noktası olacaktı. Çekici ve meraklı Oliver, daha ilk anda Hadley'nin başını döndürdü. Üstelik iki genç aynı uçakta yolculuk edecekti.

Hadley ve Oliver'ın yirmi dört saat içinde geçen hikayesi, gerçek aşkın en beklenmedik anda karşınıza çıkabileceğine sizi inandıracak.


_____***_____***_____***_____

Bu kitabı rafta ilk gördüğümde, her nedense, orta yaşlı bir kadın ve erkeğin arasında geçen aşk hikayesi canlandı zihnimde. Sanırım kendim orta yaş skalasına girdiğim için olabilir :) Ancak bu roman henüz on sekizinde olan iki gencin arasında yaşanan aşkı anlatıyor. 
İlk görüşte aşk var mıdır? Buna inananlardan mısınız bilmiyorum, kendi düşüncemi de söylemeyeceğim tabi, ancak romanda bu olasılığın hiç de öyle sanıldığı gibi sıfıra yakın olmadığını okuyacaksınız.

Kitabın benim zihnimde yarattığı en etkileyici iz boşanmış bir kadın olan Hadley'nin annesinin ultrasonik iyi yürekliliği oldu. Kendisini bir başka kadın için terk eden adamı, kızına asla kötülemeyen, tam tersine kızı ve babası arasındaki o "özel" ilişkinin kopmaması için elinden geleni yapan müthiş bir karakter bence.

Kitap keyifli, romantik komedi tadında bir sinema filmi gibi. Yazın sıcaklarında, plajda okumak için ideal.
Arka kapağında "Yürek sızlatıcı", "Göz yaşartıcı" filan tarzında ifadeler okudum. Bu yorumlara katılmıyorum. Eğer 17 yaşında bir ergen (kız) değilseniz bu kitabı okuyunca yüreğinizin sızlamasına, içinizin cız etmesine ya da "Ah ah nerede o benim yakışıklı, anlayışlı, duygusal prensim" demenize ihtimal vermiyorum. Gerçi olasılık hesabı bu, kesin konuşmamak lazım öyle değil mi :)

Altını Çizdiklerim:

* "İyi bir şeye sahip olup onu yitirmek mi yoksa ona hiç sahip olmamak mı daha iyi" (sy:66- C. Dickens)

* Neşe ve tatmin en etkili güzelleştiricilerdir. (sy:208-C. Dickens)


Keyifli okumalar...


ARZULARIMIN LİSTESİ-GREGOIRE DELACOURT

Kitabın Özgün Adı: La Liste de Mes Envies
Çeviren: Menekşe Tokyay
Yayınevi: PEGASUS
Sayfa Sayısı: 199
Arka Kapak Yazısı:
Jocelyne küçük bir kasabada önemsiz bir tuhafiye dükkanı işletmektedir ama Paris'te bir moda tasarımcısı olmak ister. İncecik bedenli kadınlara özenir ama kendi vücudu modellerinkine hiç benzemez. Okumaktan zevk alır ve bir dikiş nakış blogu vardır.

Bir gün bir piyango bileti alır ve büyük ikramiyeyi kazanır. Artık hayatını tamamen değiştirme şansına sahiptir. Ama bundan kimseye, kocasına bile söz etmez. Ne yapmak istediğine karar vermek için arzu ettiği şeylerin bir listesini çıkarır. Fakat listesini hazırlarken başına hiç hesapta olmayan bir şey gelecektir...

_____***_____***_____***_____

"Yalanlar ne kadar büyükse geldiklerini o kadar zor görürüz." (sy:81)

Vasat derecede güzel, ortalama bir aile hayatı olan Jo'nun hiç profesyonel olmayan kadınca bloğu beklenmedik bir ün kazandırır kendisine. Ardından piyangoda kazandığı büyük ikramiye de yemeğin üzerine yenen tatlı misali gibidir... Dışarıdan bakınca durum bu; peki evin içindeki durum ne acaba?
Paranın esiri olmakla olmamak arasındaki ince çizgide dikkatlice yürümek isteyen Jo'nun, bu süreçte yaşadığı hesaplanamaz darbe ne olabilir?

Sıradan bir kadının, sıradan hayatını hareketlendiren birtakım olayları okuyacağınız, kafa yormayan, bir gün içerisinde başlayıp bitirebileceğiniz tam bir yaz romanı. 
Para denilen şeyin insanların gözünü bir anda nasıl kör ettiğini, onun uğruna nelerin bir kalemde silinebildiğini ve bir insanın hayattaki en büyük pişmanlığını para uğruna yapabileceğini gözler önüne seriyor.
Çok fazla beğendiğimi söyleyemeyeceğim ama şu açıdan bakıyorum. Bazı kitaplar vardır insana okudukları arasında soluk aldırır. "Arzularımın Listesi" tam bu tanıma uygun diyebilirim.

Bana göre kitabı özetleyen cümle şu olurdu:
"Her kazanç bir başka açıdan bakıldığında büyük bir kaybediş olabilir..."

Keyifli okumalar...


HEPİMİZ TAMEMEN KENDİMİZİ KAYBETTİK- KAREN JOY FOWLER



Kitabın Özgün Adı: We Are All Completely Beside Outselves
Çeviren: Niran Elçi
Yayınevi: AYLAK KİTAP
Sayfa Sayısı: 315
Arka Kapak Yazısı: 

" Sene 1996. O zamana kadar ailemiz dağılmış, o eski filmin işaretini verdiği küçük aileye dönüşmüştü bile: Ben, annem ve kameranın arkasında görünmese de var olduğu aşikar babam. Ağabeyimi en son görüşümün üzerinden on sene, kız kardeşim ortadan kaybolalı on yedi sene geçmişti..."

Fowler benzersiz bir kurguya sahip olan romanında birbirini seven ama birbirine çok zarar veren sıra dışı bir ailenin hikayesini anlatıyor. Onlar aracılığıyla insan-hayvan olmanın gerçekte ne anlama geldiğini hissediyoruz. Dünyanın karmaşık, şaşırtıcı, bazen dehşet verici bazense çok güzel bir yer olduğunu görüyor, onu koruyabilmeyi umut ediyor ve dünyada yaşayanların sadece biz olmadığını hatırlıyoruz.


_____***_____***_____***_____

Bu upuzun isme sahip olan kitap, konusu itibariyle "ilginç kitaplar" sınıfına atadığım bir roman oldu. İsminin uzunluğu sizi yanıltmasın; anlatılmak istenen durum ve verilmek istenen duygu gayet net ve akıcı anlatılmış. Kitapta hiçbir gereksiz cümle yok. Bu tarz üsluba sahip yazarlara hayranım. Çeviri de elbette çok önemli. Başarılı bir çeviri olmuş bana göre. 
Kitabı elinize alıp sayfalarında kaybolduğunuzda, arka kapağının size çağrıştırdığı duyguların epey bir karmaşık halini yaşayacaksınız.

Son zamanlarda aile bağlarını, aile içindeki fertlerin birbirleriyle olan ilişkilerini, tabiri caiz ise "tuhaf" ailelerin hikayelerini çok okuyorum. Bu tarz romanların üst üste denk gelmesi benim açımdan enteresan oldu gerçekten. Ama içlerinde en farklısı buydu diyebilirim. Aynı anda hem merak hem hüzün hissedip, bazen komik bazen de düşündürücü şeyler okuyacaksınız.
Evde evcil bir hayvan bulundurmak ile onu ailenin bir bireyi yapmak arasındaki farkın epey büyük olduğuna şahitlik edeceksiniz.

İlk 50-60 sayfa boyunca okuduklarınızı bir tek cümle ile baştan şekillendirmek zorunda kalıyorsunuz. Çünkü Fern ile ilgili gerçeği bu sıralarda açıklıyor yazar. Bu şok ve merak sizi kitabın sonuna kadar sürüklüyor. 

Hayatınızı ilginç akademik araştırmalara ve deneylere adayan bir profesör olduğunuzu düşünün. Sizi heyecan ve hayranlıkla takip eden bir sürü akademi öğrenciniz var. Peki ya çocuklarınız? Onlar sizin hayatınızın listesinde kaçıncı sırada olurlardı... 
Beri yandan bakacak olursak; çılgınlar gibi çalışan çatlak profesör bir babanızın olduğunu düşünün. sizinle saklambaç oynamak yerine deneylerinde kobay oluyorsunuz. Henüz çocuksunuz, neler hissederdiniz...
Okuyun ve görün bakalım...
Bana göre güzel bir kitap. Sanki kaliteli bir şarap gibi insanın ağzında hoş bir tat ve geride pişman olunmayacak saatler bırakıyor.
Keyifli okumalar...


23 Haziran 2015 Salı

ARJANTİN RÜYASI-TUĞRUL TÜRKKAN


Yayınevi: ALFA
Sayfa Sayısı: 413
Arka Kapak Yazısı: 

İş için Arjantin'e giden Kerem Laçin'in hava alanında genç kızla ayak üstü sohbeti sıra dışı bir yolculuğa dönüşür. Çekici yeşil gözlere sahip genç kızın ismini dahi öğrenememiştir- tek bildiği, kız telefonda konuşurken kulak misafiri olduğu, "Yo voy a Rosa Verde" cümlesidir.
Yeşil gözlerin efsunuyla Buenos Aires sokaklarında başlayan arayışta, Kerem Laçin'in tuhaf ve romantik içsel yaşamının derinlerine iniyoruz. 
Tuğrul Türkkan'ın ilk romanı romantik aşka ve metafizik anlam arayışına farklı yönlerden bakmakta. Roman kahramanlarının psikolojik geçişleri romandan bir an bile uzaklaşmanıza izin vermiyor. Baudelaire'in ünlü dizesinden Arjantin'in büyülü dünyasına doğru bir serüven bekliyor bizi:
"Tuvalde belirsiz bir görünüştü,
Ressamın düşle tamamlayacağı..."



_____***_____***_____***_____


Kitap yazmak başka roman yazmak bambaşka bir olaydır bana göre. Sıradanlığa kaçmamak için özgün bir konu bulmak, bu konuyu oya gibi ince ince işlemek ve bunu yaparken akıcı bir anlatım kullanmak zor iştir. Tabi bir de inanılırlık önemli. Aksi durumda mistik ya da bilim kurgu gibi algılanabilirsiniz.

Böyle bir girizgahtan sonra bu roman için sunu söyleyebilirim. Konu oldukça ilginç. Dallanıp budaklanan cinsten. Karakterler epey sıra dışı. Bu merak uyandırıcı bir unsur. Yazarın donanımlı bir geçmişi var. Açık söyleyeyim ben biraz internetten araştırdım ama araştırmasam bile okuduklarımdan çıkarabilirdim. Değişik kültürler, sosyoekonomik yapı, siyaset, din, felsefe, sanat ve pek çok şey hakkında roman arasına gizlenmiş bilgiler bulmak mümkün. 

Detaylı tasvirler sizi bir anda bulunduğunuz yerden alıp bir hava alanına, Arjantin'de bir bara veya geçmişte orta halli bir ailenin aksam yemeği sofrasına götürebiliyor. Hızlı bu geçişler dikkat dağınıklığı yaratır mı bilemiyorum ama merak sizi son sayfaya kadar götürüyor bir şekilde.

Daha öncesinde farklı alanlarda bir çok başarılı işler yapıp kitap yazmış sayın Tuğrul Türkkan'ın bu ilk romanı umarım hak ettiği ilgiyi görür. Yolu açık olsun diyorum ve ilk romanının ilk baskısını adıma imzalama inceliği gösterdiği için teşekkür ediyorum. 

"Arjantin Rüyası" benim için de bir ilke imza attı. Tahmin ediyorum, ilk defa bloğumun yazar bir ziyaretçisi oldu ve kitabını okuyup yorumlarımı paylaşmamı rica etti, onur duydum...
   
Bir yandan romantizm, aşk ve maceranın içinde koşarken bir yandan da kişilerin iç dünyasını keşfetmek isterseniz, mutlaka bu kitabı okuyun. Değişik kitaplara şans vermek gerekir... 
Keyifli okumalar.... 


11 Haziran 2015 Perşembe

AİLE HAYATI-AKHIL SHARMA


Kitabın Özgün Adı: Family Life
Çeviren: Ergin Kaptan
Yayınevi: APRIL YAYINCILIK
Sayfa Sayısı: 188
Arka Kapak Yazısı: 
Akhil Sharma,
Kendi hikayesini 13 yıllık bir uğraş ve 7 bin sayfa sonunda tamamladığında, elindeki roman iki yüz sayfa uzunluğundaydı: Aile Hayatı.
Ajay ve abisi Birju.

Delhi sokaklarında oyun oynarken, kendilerini bir anda fırsatlar ülkesi Amerika'da buldular.
Amerika cennet gibi. Amerika harika. Musluklarından sıcak su akıyor, kapılar kendi kendine açılıyor. Asansör sayesinde artık merdiven çıkmak yok!
Birju yakında çok iyi bir liseye başlayacak, doktor olacak, belki mühendis. Bu işte bir terslik olmalı! Her şey bu kadar harika olabilir mi?

Birju yüzme havuzuna balıklama atladı. Başını havuzun beton zeminine çarptı. Bilincini kaybetmeden önce nefes almaya çalışırken su yuttu, o su akciğerlerine gitti, ciğerleri göğüs içi çeperlerinden ayrıldı. Cennet,sadece 3 dakika içinde, cehennem gibi görünmeye başladı.

_____***_____***_____***_____

Otobiyografik romanları seven okurlar için güzel bir kitap. 8 yaşındayken Hindistan'dan Amerika'ya göç eden bir çocuğun penceresinden yazılmış. 

Ajay 8 yaşına kadar hep abisinin gölgesinde kalmış. Aile Birju'nun başarılarıyla gurur duymuş hep. Amerika'ya geldiklerinde de abisinin gireceği okul ve edineceği kaliteli mesleğin Ajay için iyi bir örnek, aile için de övünç kaynağı olacağına inanılıyormuş. Derken beklenmedik bir kaza olmuş.
Aile fertleri tek tek kendilerini kaybederken, (annenin ruh sağlığını hafiften bozması, babanın alkolik bir adam haline gelmesi) bir tek Ajay ayakta ve sağlam durabilmeyi başarmış. Gerilerde kalan bir çocuğun gözünden güçlü, başarılı ve hala ailesine bağlı olmanın nasıl bir şey olduğunu okuyoruz. 

Merhamet sahibi olmak insanın içinde vardır, doğuştan gelir başarı ise sonradan kazanılır. Acaba bunlardan hangisi daha değerlidir...

Amerika bir hayaller ülkesi, özellikle de Hindistan gibi bir yerde yaşıyorsan. Bu durum bana, daha küçük çaplı da olsa, Doğudan İstanbul'a göçleri hatırlattı. "Taşı toprağı altın" diyerek çıkılan umut yolculuklarını. Sonra da çoğu zaman yaşanan hezimetleri. Gerçi bu yaşam hikayesinde çok büyük bir talihsizlik var. O kaza yaşanmasaydı şu an bambaşka bir hikayeyi konuşuyor olabilirdik. Belki de bu kitap bir zorluklarla yaşam mücadelesi değil çok büyük bir başarı hikayesi olurdu. Hayat işte... Ama önemli olan tek şey Aile birliği...

NOT: Bu kitabı okuyup bitirdikten sonra ilk olarak, Rafet el Roman'ın "Macera dolu Amerika, Amerika maceraaaa.." diyen sesi kulaklarımda çınladı :))

Keyifli okumalar...


31 Mayıs 2015 Pazar

BİR ARTI BİR- JOJO MOYES


Kitabın Özgün Adı: The One Plus One
Çeviren: Elif TOZLU
Yayınevi: PEGASUS
Sayfa Sayısı: 455
Arka Kapak Yazısı: 

Tatlı bela bir kadın...
İki çocuğuna bakmak için deliler gibi çalışan ve baharın gelmesini dört gözle bekleyen Jess Thomas bugüne kadar hayatındaki tüm zorlukların üstesinden tek başına gelmiş. Ama artık birinin ona yardım istemenin kötü bir şey olmadığını anlatması gerekiyor...
Ve hayatı alt üst olmuş bir yabancı...
Yıllar boyunca çalışıp kazandığı her şeyi kaybetmesine neden olabilecek inanılmaz bir hata yapan Ed Nicholls bir uçurumun eşiğinde. Hatasını telafi edebilmesi için tek bir kurtuluş yolu var ve o yol da büyük bir maceranın içinden geçiyor...
Sonuç...
Jess birine borçlu kalmak istemeyecek kadar gururlu, Ed ise kendi sorunlarından başka hiçbir şeyi görmüyor... Peki, apayrı dünyalara ait bir kadın ve bir adam yan yana geldiğinde beklenmedik bir sürpriz gerçekleşebilir mi?

_____***_____***_____***_____

Jess Rea Thomas... Bu kadın öyle bir kadın ki evini terk edip giden kocasına hala bağlı, çocuklarına  ev temizliği ve barmenlik yaparak bakmaya çalışıyor üstelik bu çocuklardan bir tanesinin biyolojik annesi bile değil... Gururlu, iyi yürekli, çok güçlü ve açık sözlü biri... Çocuklarından bir tanesi herkesin gotik diye tabir ettiği genç bir erkek diğeri ise henüz ilkokuldayken karmaşık matematik denklemlerini akıldan çözebilen dahi bir kız . Çocuklar bu derece aykırı olunca mahallenin diğer "normal" çocukları tarafından hırpalanmaları kaçınılmaz oluyor.  Bir yandan yaşamaya çalışan bir yandan da yaşadıkları yerde var olmaya çalışan bu ailenin hikayesi, günün birinde Ed Nicholls ile yolları kesişince değişmeye başlıyor.

Ed Nicholls... Çok zengin. Harika bir kariyeri var... Oldukça yakışıklı, karizmatik... Para avcısı kadınların tam aradığı tiplerden. Ve böyle bir kadın sayesinde hayatı mahvolan hafif salak (Ya da çok iyi niyetli) bir adam... Bir sabah uyandığında kendini hapishaneye girme tehlikesiyle karşı karşıya buluyor. Sıkıntılı mahkeme süreci işlerken, arabasını kontrol manyağı bir kadın iki çocuk  bir de problemli yaşlı bir köpekle paylaşmak zorunda kalıyor.
Birlikte çıktıkları zorlu İspanya yolculuğu farkında olmasalar da her birine çok şey katıyor.

Benim bu kitapta kendimi Jess'te bulmamı sağlayan, beni onunla özdeşleştiren çok fazla şey var.  O yüzden BİR ARTI BİR benim için "özel" kitaplar arasına girdi. Ve uzun süredir mutluluktan gözümün dolmasını sağlayan tek şey oldu.
Öznel yargıları bir tarafa bırakırsam da şunu diyebilirim. Gerçek hayatın içinde karşılaşabileceğimiz insanların hikayelerini okumaya meraklıysanız, okuduklarınızda samimiyet arayanlardansanız bu kitabı edinin mutlaka. Su gibi akan bir kitap. 
Keyifli okumalar...


3 Mayıs 2015 Pazar

VAY...PHILIPPE DJIAN

Kitabın Özgün Adı: Oh...
Çeviren: Hakan Tansel
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları
Sayfa Sayısı: 172
Arka Kapak Yazısı: Fransa'da özellikle genç okur kitlesi tarafından büyük ilgi gören Philippe Djian, son romanı VAY...'da beklentileri boşa çıkarmıyor. Djian'ın bütün yapıtlarına damgasını vuran düş kırıklığı, kararsızlık, sevdiklerinin yitiminden doğan boşluk gibi temaların hikayeye ustalıkla yedirildiği şaşırtıcı bir roman...

Anlatılan, kırklı yaşlarının sonuna gelmiş, çekici ve başarılı bir iş kadını olan Michelle'in hikayesi. Babasının işlediği bir cinayet sonrası gençlik yıllarını toplumdan dışlanarak geçiren Michelle'in, boşandığı kocası, başarısız oğlu, ilerlemiş yaşına rağmen genç bir adamla evlilik planları yapan annesi, yıllardır hapishanede yatan babası, mutsuz bir evlilik sürdüren ortağı ve birden fazla sevgilisi arasında dengesini yitirmeden yaşamaya çalışırken, bir gece vakti tecavüze uğraması her şeyi altüst eder. Üstelik kimliği belirsiz tecavüzcü mesajlarla tacizini sürdürmektedir. Etrafındaki bütün ilişkiler altüst olurken Michelle de ummadığı bir yola sürüklenecektir.


_____***_____***_____***_____


Michelle çekirdek ailesinden çektiği kadar kimseden çekmedi... Tabi bir de hayatına giren erkeklerden... 

O, babasının bir psikopat olmasının cezasını bütün hayatı boyunca azar azar çeken 50'ye merdiven dayamış bir kadın...
O, oldukça başarılı bir senarist
O, bir anne... (başarılı olup olmadığı tartışılır)
O, çatlak annesinin dert ortağı
O, boşanmış kocasını yeni nişanlısıyla birlikte hayatına dahil etmek zorunda kalan bir madur
O, en yakın arkadaşına günahların en mühimini işleyen bir suçlu
O, yaşadığı tecavüze akla hayale gelmeyecek bir tepki veren enterasan şahsiyet...

Saymakla bitmez. Buyurun bayan Michelle'in hayatına 172 sayfa boyunca eşlik edin.

Ben ilk defa yeraltı edebiyatı tarzında bir kitap okudum. Temkinli yaklaştığım "Vay..." , bana "Vay be..." dedirtmeyi başardı. Bu sebeple değişik tarz kitapları denemek isteyenler için iyi bir başlangıç olabilir diye düşünüyorum.

Kitabın tek eksisi bölümlere ayrılmış olmaması. Kimi zaman karakterler karışabiliyor. Özellikle eski koca ve yeni sevgili ikisi de R harfiyle başlayınca beyin komik karışıklıklara sebep olabiliyor.

Keyifli okumalar...


17 Nisan 2015 Cuma

FANG AİLESİ-KEVIN WILSON

Kitabın Özgün Adı: The Family Fang
Çeviren: Emre Ülgen Dal
Yayınevi: DOMİNGO
Sayfa Sayısı: 300
Arka Kapak Yazısı: 
Bay ve Bayan Fang yaptıkları şeye sanat diyorlardı. Çocuklarına göre ise bu bir şeytanlıktı. 
Şayet Caleb ve Camille Fang gibi hayatınızı performans sanatına adamışsanız ve yapıtlarınız gerçekliği çarpıtmak üstüne kurulmuşsa, konu ebeveynliğe geldiğinde kimse sizden harikalar beklememeli. İnanmazsanız Buster ve Annie Fang'e sorun. Onlar kendilerini bildi bileli (istemeden) anne babalarının zirzop yapıtlarında rol aldılar. ama sonra büyüdüler, önce anne babalarının yarattığı garip dünyanın ötesine adım attıkları yaşa, ardından o dünyada tutunamayıp, kurdukları yaşamların başlarına yıkıldığı yaşa geldiler. biri sancılı bir yazar, diğeri Hollywood'da umut veren bir aktris olan iki kardeş, büyüdükleri eve dönmekten başka çare bulamadılar. Ancak anne babaları onlarla ilgilenemeyecek kadar meşguldü; "Başyapıtımız" dedikleri son bir performansı hayata geçirmeye çalışıyorlardı. Çok geçmeden hırslar çarpıştı ve her bir Fang üyesi çok önemli bir kararın eşiğine geldi: "Önemli olan aile miydi yoksa sanat mı?"


_____***_____***_____***_____

"ŞİMDİ SURATINA BİR TANE ÇAKSAM SANAT DİYEBİLİR MİYİM BUNA..."


Değişik konulu ve kurgulu romanları çok seviyorum. Sevmenin ötesinde yazarına büyük saygı duyuyorum. Çılgın ötesi, standartlardan ekstra sapmış bir aile yaratıp, bu aile üzerinden hayatın felsefesini yapmak her yazarın harcı değildir diye düşünüyorum.
Bu roman, onlarca yıldır münazaraların baş tacı olan "Sanat, sanat için midir toplum için mi?" sorusunu merkez kabul edip, geniş bir çember çiziyor sizi de içine hapsedip türlü türlü duygular hissettiriyor.
Ben kimi zaman Caleb ve Camille Fang'a hayran oldum, yaşları ilerleyip çaptan düşmeye başladıklarında ve bununla yüzleştiklerinde hallerine acıdım,
çocuklara yaklaşımlarından ötürü öfkelendim,
bir sonraki hamlelerini merakla bekledim ve
abla ile erkek kardeşin birbirine bu derece bağlı olup aynı zamanda hayata tek başına tutunabilme çabalarına imrendim.

Çocukları hepimiz kendi bencilliğimiz için yapıyoruz aslında; kendimize, düşüncelerimize, yaptıklarımıza bir destek bulmak için. Hayatta yalnız hissetmemek için. Tüm dünyaya bu benim eserim demek için. Peki ya o çocuğun birey olma zamanı geldiğini anlayamazsak veya kabul edemezsek ne olacak?
Çocuklar da hayatlarındaki başarı/başarısızlıklarını anne babasına duyduğu hayranlık, öfke veya hayal kırıklığına borçlu oluyor çoğu zaman. Buster ile Annie anne ve babasına bu kadar kızgın olmasaydı bugün elde ettikleri başarıyı yine kazanabilirler miydi sizce? Peki bu durumda anne ve baba Fang, iyi birer ebeveyn olmuştur diyebilir miyiz?  

Okuyun siz karar verin bakalım...
Fang ailesinin sizin beyninize de bir ısırık atmasına müsade ederseniz pişman olmazsınız...
(Fang: Vampir dişleri deyince akla gelen, kurtlarda köpeklerde ve kedilerde görülen sivri ön dişler. Sy:55)

"Ne fenadır aslında, bizi sevmekten vazgeçmezler, biz de onları
O küstahlıkları inanılır gibi değildir,
Bizi yaptılar diye. Nasıl yaptılarsa.
Ya hayatları: Elbette biz
Daha iyisini yaparız." 
(William Meredith-Parents)