21 Haziran 2016 Salı

İYİ KIZ-MARY KUBICA

Kitabın Özgün Adı: The Good Girl
Çeviren: Zeynep Yeşiltuna
Yayınevi: MARTI
Sayfa Sayısı: 460
Arka Kapak Yazısı: İyi bir insan olup olmadığıma karar verecek olanlar kim? Ailem mi? Arkadaşlarım mı? Yoksa ne yaşadığıma dair en ufak bir fikri bile olmayan etrafımdaki insan kalabalığı mı?
Tabi ki hiçbiri...
İyi ya da kötü biri olduğumu benden başka kimse bilemez.
Nüfuzlu bir ailenin kızı olan resim öğretmeni Mia, esrarengiz bir yabancıyla barda tanıştığı gece ortadan kaybolur. Genç kız aylar sonra ıssız bir klubede bulunur, ancak o eski Mia değildir artık. Tamamen değişmiştir ve yaşadıklarına dair bölük pörçük parçalar hatırlamaktadır. en tuhaf olansa, kendini artık Chloe olarak tanıtmasıdır. Peki kimdir bu Chloe denen kız? Ve Mia neden kendisine bu isimle hitap edilmesini istemektedir?
Bu soruların cevabını hiçkimse bilmemektedir. İşin aslı, Mia'ya dair bilinmeyenlerden yalnızca biridir bu...
17 ülkede yayınlanan, zekice kurgulanmış sıra dışı hikayesiyle İyi Kız, kusursuz ailelerin bile göründükleri kadar mükemmel olmadıklarını kanıtlar nitelikte çarpıcı bir ilk roman.

_____***_____***_____***_____

Uzun süredir Martı Yayınlarına temkinli yaklaşıyordum. Son dönemlerde piyasaya sürdükleri kitapları çok iyi bulmuyordum açıkçası. Sanki bir tek Tess Gerritsen kitapları kayda değer olan diğerleri ise vasat bir yayın evi gibi imaj çizmeye başlamıştı gözümde ve çok üzülüyordum. Çünkü Martı Yayınları benim ilk göz ağrılarımdan biridir. Bu romanı gördüğümde yine endişeliydim ama arka kapak yazısı beni çekti aldım.

Gerçekten sürükleyici, canlı, aktif, kolay okunan, akıcı, sade dilli bir roman olduğunu yadsıyamam.
Bir kaçırılma olayı okuyoruz. O nedenle aksiyon filmlerini aratmayan bir performans var kitabın satırlarında. Ancak arka kapak yazısında biraz mistik ya da doğaüstü çağrışımlar yapabilecek cümleler kullanılmış. Sıra dışı bir roman değil kesinlikle hatta oldukça sıradan bir kaçırılma olayı ve sebebi. Yani bir kitabın satması için illa ki bu tip "Sıra dışı", "Olağanüstü", "Tahmin edilemez".. vs gibi ibarelerin olması şart mı bilemiyorum. Bence gayet sıradan bir roman ama hiç kötü değil. Hatta capcanlı ve güzel, özellikle benim gibi aksiyon sever bir kişiyseniz.
Martı Yayınlarına teşekkür ediyorum onlardan kopmamamı sağladıkları için... 

Keyifli okumalar:)


DÜNYANIN MERKEZİNE TÜNEL KAZMAK-KEVIN WILSON

Kitabın Özgün Adı: Tunneling To The Center Of The Earth
Çeviren: Emre Gözgü
Yayınevi: DOMİNGO YAYINLARI
Sayfa Sayısı: 204
Arka Kapak Yazısı: "Merak ediyorum, acaba insanoğlunun takıntıları da japon balıkları gibi, koşullar ne kadarına izin verirse o kadar mı büyüyor?"

Kevin Wilson'ın karakterleri gerçekle hayal, sıradanla fantastik arasında gidip gelen bir dünyada yaşıyor. Vefat etmiş, hasta ya da yanına yaklaşılamayacak kadar huysuz aile büyüklerinin yerine ücret karşılığı ikame büyükannelik yapan bir kadın; anne babası kendiliğinden alev alarak öldükten sonra Scrabble fabrikasında harf tasnifçisi olarak çalışmaya başlayan genç; annelerinden kalan evin tek sahibi olmak için kağıttan 250şer turna yapmak zorunda kalan kardeşler...
Gerçek hayatın neredeyse tüm kurallarının geçerli olduğu mini evrenlerde yaşayan fazlasıyla yalnız karakterler...
Fang ailesiyle kendine önemli bir hayran kitlesi yaratan Kevin Wilson, ilk öykü kitabı Dünyanın Merkezine Tünel Kazmak'ta yine okurunda gülme isteği ve acıma hissini aynı anda yaratmayı başarıyor.

_____***_____***_____***______


"İnsanlar iyi şeylerin olmasını ümit etse de, kötü şeylerin olmasını bekler. İyi şeyler insanları tedirgin eder, fırtına öncesindeki sessizlik gibi." (En kötü Senaryo Sy:193)

Sanıyorum yazarın kitapları dilimize kronolojik olarak çevrilmedi. Çünkü ilk Fang Ailesini okuduk ancak bu kitabın sonunda Fang Ailesinin tohumlarının yeni atıldığını anlıyoruz.

Fang Ailesi okuduğum en ilginç kitaplardan birisiydi. Bayılmıştım. Sıradışılığın en uç noktasında bir aileyi, biz sıradan okuyuculara bu kadar rahat okutan yazar bir dahi olmalı diye düşünmüştüm. Kitap reyonlarının arasında dolanırken bir köşede duran bu kitabı gördüğümde ikiletmeden aldım. Ceyda'nın iç sesi şunu dedi: "Kevin Wilson'ın yeni bir kitabı mı? Düşünmene gerek var mı hemen almalısın dostum :)"

Bir roman değil öykü kitabı bu. Fakat ben ömrümde böyle öyküler okumadım. Her biri birbirinden dağlar kadar farklı ama bana hepsinin hissettirdiği tek ortak his : "Vay arkadaş yaw, nasıl aklına gelmiş böyle bir şey yazmak" oldu. Kısacası hepsinin bende uyandırdığı ortak duygu çooook büyük bir hayranlık...

Her bir öykünün duygusu farklı tabi. Kiminde tüyleriniz diken diken oluyor kiminde içiniz cız ediyor falan... 

Kevin Wilson çok bambaşka bir yazar bence. Hemen yeni bir kitap yazsın istiyorum açıkçası. Bu kitabın en büyük sürprizi sonundaki -benim bonus dediğim- sayfaları. 
Kevin wilson ile röpörtaj çok samimi çok tatlı. Kendisini biraz daha yakından tanımamızı sağlıyor.

En beğendiğim öykü acaba hangisi diye düşünüyorum şu an bu satırları yazarken. Bu arada kitabı okuyup bitirmemin üzerinden birkaç gün geçti bunu söyleyeyim ve bütün öyküleri tek tek hatırlıyor olduğumu söylersem beğenimi daha açık bir şekilde ifade etmiş olabilirim sanıyorum. 

Düşündüm, taşındım...
Hiçbirini seçemedim...
Ancak,ilk öykü "Büyük İkame"nin beni epey şaşırttığını ve başlangıcı böyle olan bir kitapta acaba neler gizlidir diye heveslendiğimi itiraf etmeliyim.

Bahsettiğim gibi, klasik öykü konularından fersah fersah uzak, sıra dışı, çekici, akıcı, merak uyandırıcı, şaşırtıcı ve bombastik öykülerden oluşan bu kitabı tartışmasız okumalısınız bence.

Keyifli okumalar:)


KAYIP ŞEYLERİN BAKIM KLAVUZU-JONATHAN EVISON

Kitabın Özgün Adı: The Revised Fundamentals Of Caregiving
Çeviren: Kıvanç Güney
Yayınevi: DOMİNGO YAYINLARI
Sayfa Sayısı: 301
Arka Kapak Yazısı: 
Bakıcılığın esasları üzerine kısa bir gece kursuna yazılmak, dibe vurmuş ve meteliksiz Ben Benjamin için yapılacak en akıllıca şey gibi gözükmüştü. Ama el kitapçığındaki hiçbir şey - ki onu da doğru dürüst okumamıştı- Ben'i tekerlekli iskemleye hapsolmuş sivri dilli ergen Trevor'a hazırlamaya yetmeyecekti. Bakıcılığın ilk kuralı Profesyonel Davranmak. Bu yüzden Ben, karısı Janet'in neden boşanmak istediğini ya da dün gece neden intiharı düşündüğünü Trevor'a anlatmadı.
Bakıcılığın ikinci kuralı Duygusal Bağ Kurmamak. Bu yüzden Ben, Trevor'ı bir minibüsün arkasına bindirip babasıyla arasını düzeltmesi için çöl ortasında yüzlerce kilometre yapmayı aklının ucundan bile geçirmemeli. Özellikle de böylesine epik bir yolculuk muhteşem felaketlere gebeyken...


_____***_____***_____***_____

"Er ya da geç bu olacak. İyisi mi hazır ol. Hazırlıksız yakalanmaya hazır ol. Hiçbir şey yıkılmaz değildir."

Arka kapağını okuduğumda hiç düşünmeden aldığım bir kitap oldu bu.Bir erkek bakıcı fikri çok değişik gelmişti. Beni kitaba çeken bir tek bu fikir olsa da itiraf etmeliyim roman arka kapağından çok daha fazlası. Genelde arka kapak yazıları süslü püslü cümleler kullanarak, içeriği abartabiliyor ama bu roman için yazılanlar eksik bile kalmış.

Öylesine derin bir roman ki... Bir insanın kırgınlıklarını, acılarını, iç hesaplaşmalarını böylesine mizahi bunaltmadan anlatmak herkesin harcı değildir diye düşünüyorum.

Evli ve iki çocuk sahibi Ben'in tekerlekli sandalyeye mahkum ergen Trevor ile ilişkisi üzerine kurulmuş olmasına rağmen yan karakterler sayesinde roman zenginleşmiş. Herbiri sayesinde Ben'in içinde sakladığı geçmişin karanlık tarafına şahit olabiliyorsunuz.

Romanın ana fikri sanıyorum şu: "Bazen açıklayamadığımız olaylar için kader deyip geçmek tek şansımız olabiliyor. Bazen de Let it go demek gerekebiliyor... Devam edebilmek için her şeye, herkese ve en önemlisi kendine bir şans daha vermek zorundasın..."

Konu duygusal ve kitap oldukça ağır olabilecekken yazarın ustalığı sayesinde samimi, sıcak ve yer yer komik, gülümseten bir roman olmuş. Pişman olmayacaksınız mutlaka okuyun.

Bu kitap sayesinde kafamda oluşturduğum Domingo boş bir kitap yayınlamaz gerçeği yine değişmedi benim için

Keyifli okumalar:)


YEŞİL DENİZ KABUĞU-SARAH JIO

Kitabın Özgün Adı: Always
Çeviren: Fatma Zeynep Öztürk
Yayınevi: PENA YAYINLARI
Sayfa Sayısı: 308
Arka Kapak Yazısı:  Yirmili yaşlarda hayat daha kolaydı. Özellikle de konu aşk olduğunda. Biriyle tanışıyordun, sen onları seçiyordun, onlar seni seçiyordu. birlikte dünyayı fethedebilirdiniz. Bir sürü çocuk sahibi olabilir veya çiftçilik yapabilirdiniz. Günlük tuttuğunuz zamanlarda yazdığınız her şeyi yapabilirdiniz. Hayaller, parlak çarpıcı renklerde yaşanacaktı. Hayat sizindi, ikinizindi. Her şeye birlikte göğüs gerip birlikte yaşayabilirdiniz. Hayatınızı birine bağlardınız ve gerisi önemini kaybederdi. Peki ya şimdi?

_____***_____***_____***_____


Epey uzun bir süredir Sarah Jio romanı okumuyordum. Kitaplığımda sessiz sedasız sırasını bekleyen "Yeşil Deniz Kabuğu" meğer beni hüsrana uğratmayacakmış. Ardı ardına yedi tane güzel -hatta bestseller- kitap yazan bir yazarın sekizinci kitabı beni bir parça korkutmuştu. Bundan dolayıdır onu kendi halinde bir süre bekletmiş olmam. Sonuç olarak hayal kırıklığı yaşamadığım, yaşamadığım için de oldukça mutlu olduğum bu kitaptan bahsetmeye başlayabilirim. 
Özlemişim Sarah Jio'nun sımsıcak, samimi ve su gibi akan romanlarını. Onun kendisine has bir şablonu var. Bunun dışına pek-hatta yanılmıyorsam hiç- çıkmıyor. Bu romanda da yine geçmiş zaman ile harmanlanmış bir hikaye mevcut. 

Sonsuz aşk, koşulsuz aşk, ilk görüşte aşk nedir, Aşk neleri feda etmek ya da nelerden vazgeçmektir, onun için neler yapabilirsin gibi.. insanı derinden etkileyen soruların samimi cevaplarını buluyoruz romanın içinde.

Yıllar önce bir gece hiç beklenmeyen bir anda hayatının aşkıyla karşılaştı Kailey... 
Cade ve Kailey olma süreçleri epey keyifliydi... Sonrası öyle değildi...Bir anda hayatına giriveren Cade yine apansız bir şekilde kaybolup gitmişti.. Hem de mecaz değil gerçek anlamda. Cade'den uzun seneler boyunca hiç bir haber alamayan Kailey onun ölmüş olduğuna kendini alıştırmaya başladı..
Çoğu insanın yakalayamadığının aksine, Kailey  ikinci bir şans yakaladı. Deliler gibi sevdiği adamı kaybetmiş ama kendisini deliler gibi seven bir adam girmişti hayatına: Ryan. Evlilik hazırlıkları yapıyorlardı. Kailey uzun yıllardır tuttuğu yası aşabilmeyi, mutlu bir hayat yaşayabilmeyi umut ediyordu.

...Ve bir gece Kailey ve Cade karşılaştı...

Ama asla akıllara gelmeyecek bir yerde ve biçimde.

Bu karşılaşma elbette dengeleri alt üst etti
Hangi yönde ne şekilde söylemeyeceğim, bir tahminde bulunun bakalım tutturabilecek misiniz...

Aşkın hangi hali daha büyüktür ya da kutsaldır?
Bir başkasına ait olduğunu bildiğin birini karşılık bulamadan çok sevmek mi? yoksa deli gibi sevdiğin birini sen ona hiçbir anlam ifade etmiyor olsan da sevmeye devam etmek mi 

Seni seven ile mi daha mutlu olursun yoksa senin çok sevdiğinle mi?

Hayatın bize zaman zaman itina ile sunduğu bu tip sayısız ikilemi çözebilir miyiz? Kendi hayatımıza ait kararları kendimiz mi veririz yoksa hayat çoktan biçmiş midir bize kaftanımızı?
Ben bu sorularının hiç birinin doğru cevabını bilemiyorum...

Kailey-Cade-Ryan üçgeninde bakalım sizler neler hissedeceksiniz...

Keyifli okumalar :)