20 Haziran 2014 Cuma

ÖTEKİLER-TUNCAY ÖZKAN


Yayınevi: Kırmızı Kedi
Sayfa Sayısı: 171
Arka Kapak Yazısı:

Dersim'in ŞığsoKöyü'nde doğdu. Dağlarda devrimci oldu. Şam'da PKK'lı... Elazığ'da itirafçı, silivri'de Ergenekon'cu...
"Terörist Başı" Abdullah Öcalan'ın hevaliydi, yıllarca çalıştığı, düşmanı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un "suç ortağı" yaptılar.
Dağlarda aşık oldu, sevişti. Çalıştı, ölümü gördü. Pişmanlığı da tanıdı, direnişi de...
İnsan sarrafıydı, İstanbul'da çırak çıktı, hep dolandırıldı.
Nevşehir cezaevinden tünel kazıp kaçtı.
Silivri'den kaçmamaya yemin etti. Bıçak sırtında yaşadı.
Hep "Ötekiler"in tarafına düştü.
Dersim dağlarından, Silivri'nin bulutlarına yükselen gerçek bir yaşamın, Rızgar'ın romanı.

_____***_____***_____***_____

Adalet sadece bir kavram değildir.
Ezilenler,
Adaletin gelmesini,
Sonsuza kadar beklemezler.

Madalyonun diğer yüzünü çevirip bakmak isteyenler için yazılmış bir kitap olduğunu düşünüyorum. Söyleyecek çok şeyim olmasına rağmen üzerinde çok fazla konuşmak istemiyorum. Bu kitap bana sadece şunu anımsattı : "Hayat her zaman siyah ve beyazlardan oluşmaz birçok ara renk vardır" 

Kitabın bir sayfasında Rızgar şöyle diyor: "Düşmanın da iyisi, iyidir heval" Yani mühim olan iyi olmak, insan olmak...

Yine de insan düşünmeden, sorgulamadan yapamıyor. "Bu kadar mı savrulur bir insan yaprak gibi, bu kadar mı müdahale edemez hayatına, bu kadar mı çaresizdin gerçekten, bu mu doğru yol aklındakileri anlatmak için, kader deyip geçsek ikna olur muyuz yoksa kaderimizi biraz da biz şekillendirmez miyiz, Bir insan kendi tercihlerinden sorumludur da devlet ne derece sorumlu tutulabilir tercihlerinden, peki ya bir iyi örnek veya kader mahkumu masum biri bütün kötü imajı silebilir, geride kalanları aklayabilir mi, devlet mi büyük insanlar mı kim kimden medet ummalı, çözüm ne?"

Bunlar gibi daha pek çok sorunun okurken aklınıza geldiği, yoruma açık bir yaşam hikayesi. Okuyun derim. Zaman zaman algılarımızın açılması için beyni düşünmeye zorlamak gerek... Okuyalım, düşünelim, vicdan muhasebesi ve mantık muhakemesi yapalım...

6 Haziran 2014 Cuma

SON KAMELYA-SARAH JIO

Özgün Adı: The Last Camellia 
Çeviren: Ayhan Ece Şirin 
Yayınevi: Arkadya 
Sayfa Sayısı: 345
Arka Kapak Yazısı:
1940'lı yılların Amerikası'nda bir fırıncının kızı olan Flora Lewis, un kokulu hayatının bir gün çok farklı yöne sürükleneceğini bilmiyordur. Genç kız bir yandan yaşlı anne babasına yardım ederken, öte yandan botanik bahçesinde bitkilerin ve çiçeklerin gizemli dünyasıyla uğraşmaktadır. Ta ki kendini uluslararası çiçek hırsızlığı zincirinin tam ortasında bulana kadar... Yapacağı iş çok basittir; İngiltere kırsalındaki Livingston Köşkü'ne gidip Middlebury Pembesi olarak bilinen ender bir kamelya türünü bulup haber vermek. Köşke dört öksüz çocuğa dadı olarak sızan Flora, içinde imkansız bir aşkın tohumlarını büyütürken, ne tür bir belaya bulaştığını acı bir şekilde öğrenecektir. Tam elli sene sonra bahçe tasarımıyla uğraşan Addison Sinclair, eşiyle birlikte Livingston Köşkü'ne gelir. Geçmişindeki hayaletten kurtulmaya çalışan Addison, aslında burada çok da sancılı bir gizemin içine düşer. bunu çözmeye çalıştıkçadillere destan kamelya bahçesinin kanla sulandığı gerçeğine adım adım yaklaşacaktır...
Mart Menekşeleri ve hala çok satanlar listesinde yer alan Böğürtlen Kışı yazarı Sarah Jio'dan muhteşem bir kitap daha.Son Kamelya, kalbimizdeki geçmişin zehrini umut kırıntısına tutunan küçük bir tohumla yok edebileceğimizi gösteren bir başyapıt.

Önce küçük bir tohum düşer kalbin odasına, sonra aşkla yeşerir. Kulak verin, umudun sesini duyabiliyor musunuz?

_____***_____***_____***_____

Sarah Jio'nun bu son romanında da tıpkı diğerlerinde olduğu gibi geçmiş ve gelecek eş zamanlı olarak anlatılıyor. Yine geçmişte yaşanan bir takım olaylar, aile sırları, gizemi çözülmemiş yaşam hikayeleri ve cevap bekleyen soruların sis perdesi  günümüzde açılıyor. Mart Menekşeleri ve Böğürtlen Kışı'nda da aynı kurguyu okumuştum. Bu kurgu daha kaç roman gider bilemiyorum. Ancak söylemek isterim ki yazarın o kadar yalın, öylesine güzel bir anlatım tarzı var ki romanın ana gövdesi aynı olsa bile asla "kabak tadı verdi" diyemiyorsunuz. Benim gibi çok çabuk sıkılan bir insan bunu söyleyebiliyorsa yazarın yazma konusundaki ustalığı tartışılamaz demektir. 
Ayrıca bu son romanda yazarımız gizemi biraz daha artırmak adına işin içerisine bir de çözülmemiş cinayetler ilave etmiş. Yani bu romanı okurken hem geçmişin dedektifi hem de katilin dedektifi oluyorsunuz... "Katil kim?" sorusu sizi romanın sonuna kadar takip ediyor ve son 10-15 sayfada öğrendiğiniz gerçekler sizi şaşkına çeviriyor. 

Kitabı okuduktan sonra her ne kadar hayal ürünü olduğunu bilsem bile Google arama sayfasına Livingston Köşkü diye yazmadan duramadım. Esasında içten içe Livingstone'un gerçek olmasını çok dilemiştim; itiraf ediyorum. Günün birinde oraya gidip, kamelya ağaçlarını görebilme ihtimalimin olması hoş olurdu gerçekten... Fakat o köşkün bizim evde olduğunu fark ettim :) Bundan birkaç sene evvel yapmış olduğum puzzle daki köşk Livingstone'un sanki canlılık bulmuş hali. Ya da şöyle diyelim olması gereken hali. Romanda anlatılan kasvetli yapısından kurtulmuş aydınlığa kavuşmuş, huzurla dolmuş hali...yani bence tabi :)   

Ayrıca yazar tarafından mükemmel derecede tasvir edilen çatı katı serası da tam bir cennet gibi canlandı gözümde. Desmond'un yerinde olmayı istemezdim hiç ama, tam da o anda, yosun çuvallarından yumuşacık yatağında yatıp yıldızları izlerken uykuya dalması çok büyük bir lükstü bana göre... Gerçi o her zaman kendi evinde bir sığıntı gibiydi bu kadarcık cenneti hoş görmek gerek...

Tamam tamam eğer biraz merakınızı kabartmayı başardıysam kısa bir özet geçelim kitabı almak isteyenlere yol gösterici olmak maksadıyla..

1930'lu yıllarda gencecik çok güzel bir kız (Anna) yakışıklı bir adam (Lord Edward) ile tanışır. Adam kıza ilk görüşte aşık olur. Kız için aynı şeyleri söylemek zordur ancak ailesinin baskısına dayanamayarak adam ile evlenir. İngiltere'nin en muhteşem köşklerinden birinde yaşamaya başlarlar. Ancak günün birinde kızın geçmişine ait öğrendiği çok büyük bir sır adamın kıza bakışını tamamıyla değiştirir. Ona olan büyük aşkı birden bire bitmiş yerini gereksiz paranoyalar almıştır. Kız günden güne altın kafese kapatılmış bir kuş gibi hissetmeye başlar. Yalnızlığını paylaşabildiği muazzam çiçekleri ve dillere destan bahçesiyle sırlarını saklayan kamelyalarından başka yakınlık kurabileceği kimsesi kalmamıştır. Tabi bir de çocukları... Her birinin kendine ait problemleri olan 5 çocuk...

Yıllar 1940'ı gösterdiğinde Flora Lewis kitabımıza giriyor. Fakir bir fırıncının kızı olan Flora aynı zamanda bir botanik bahçesinde çalışmaktadır ve bitkiler hakkında geniş bilgiye sahiptir. Uluslararası çiçek kaçakçılarının arasına da bu sayede girer. Ailesinin yaşamını biraz daha refaha kavuşturmak isteyen Flora kendisini bir dadı gibi göstererek Livingston köşküne girer ve Middlebury Pembesini aramaya başlar. Bu yolculukta başına beklenmedik bir aşk, bir sürü kızın ortadan kaybolmasıyla ortalıkta dolaşan cinayet dedikoduları, Leydi Anna'nın ölümünün perde arkası ve o köşkteki herkese ait pek çok soru işareti ve sırlar gelir.

Romanın günümüz kısmındaysa Addison Sinclair devreye giriyor. Bir botanikçi ve bahçe düzenlemeleri konusunda uzman olan Addison, eşinin ailesi tarafından satın alınan Livingstone köşkünde Leydi Anna ve Flora'nın başlayıp ortaya çıkarmaya çalıştığı sırları gün ışığına çıkartıyor. Bu arada tabi ki kendisinin de geçmişinde, kocası Rex'den sakladığı bir olay var ve o da ister istemez gün yüzüne çıkıyor.

Son Kamelya, Leydi Anna, Flora Lewis ve Addison Sinclair isminde üç kadının üzerine kurulmuş çok güzel bir roman. Bu üç kadının da en belirgin özeliği yaşadıkları hayata, geçmişlerine ve mutsuzluklarına rağmen hala çok güçlü olmaları ve ayakta kalıp savaşmaya çalışmalarıdır. Sarah Jio'un romanlarındaki kadın karakterlerin gücüne gerçekten hayranım ben...


Keyifli okumalar dilerim...


İnsanların gökyüzündeki yıldızlara benzediğine kanaat getirdim. Bazıları milyonlarca yıl belli belirsiz parlar. Onlar hep orada olmasına rağmen fark etmezsin bile. Tuvaldeki bir nokta misali birleşirler. Ama diğerleri öyle bir parlar ki gökyüzünü aydınlatırlar.. Onları fark etmeden, onlara hayranlık duymadan edemezsin. Bunların ömrü uzun sürmez. Süremez. Tükenirler. Annem de onlardan biriydi işte... (sy:272)


(Kitaptaki en zavallı karakterlerden Desmond'ın Leydi anna'yı tanımlarken kullandığı sözcükler... Çok beğendim...)