31 Ağustos 2014 Pazar

PETER PAN ÖLMELİ-JOHN VERDON



Kitabın Özgün Adı: Peter Pan Must Die
Çeviren: Enver GÜRSEL
Yayınevi: KORİDOR
Sayfa Sayısı: 523
Arka Kapak Yazısı: 
John Verdon'un şimdiye dek yazdığı bu en şaşırtıcı romanında, her olayı bulmaca çözer gibi ele alan Dave Gurney, polisin belirttiği şekilde işlenmesi imkansız olan bir cinayeti sıra dışı dehasıyla çözebilecek mi...

Varlıklı bir iş adamı, annesinin cenazesinde suikasta kurban gitmiştir. Suçlu bulunan karısı tutuklanır ve ömür boyu hapse mahkum edilir. Onun masum olduğuna inanan sürgündeki dedektif Hardwick, bu esrarı çözebilecek tek kişinin, Dahi Dedektif Dave Gurney'in kapısını çalar.
Suikastçinin, bulunduğu noktadan hedefi vurabilmesinin imkansızlığı sadece Gurney'in dikkat edebileceği küçük bir ayrıntıydı.
Gurney soruşturma için delilleri toplamaya başladıkça birbiri ardına tuhaflıklar olduğunu fark eder ve çok geçmeden tehlikeli bir adamın, sonucunda sadece ölüm olan şeytani hamleleriyle karşı karşıya kalır. Bu adamla alay eden herkes, bir gün ansızın ortadan kaybolmuş, kendilerinden bir daha hiç haber alınamamıştır. Öldürürken hep aynı şarkıyı mırıldanan, dünyanın en azılı tetikçisi, çocuk görünümlü olduğu için "Peter Pan" denilen sihirbaz bir cani.

_____***_____***_____***_____

Polisiye roman okumaya hatırı sayılır bir süre ara verdiğimi fark edince bu romana başladım. Kitap dört ana bölümden oluşuyor. Bir kompozisyonun dört paragraftan oluşması gibi düşünebilirsiniz. İlk paragraf giriş, sonraki iki paragraf gelişme ve son paragraf sonuç. Bu çerçeveden baktığımızda Giriş bölümünü beğendim. İnsanda merak uyandıracak bir gizemle başlıyor kitap. 2. ve 3. bölümlerde de bu merak, yaşanan olaylar, bulunan deliller, yapılan beyin fırtınaları ve muhteşem dedektif Dave'in gözü pek hamleleriyle oldukça sürükleyici bir hal alıyor. Ancak kitabın sonuna geldiğimizde, olayın ve işlenen onlarca cinayetin sebebinin bulunduğu ve çözümünün yapıldığı 4. bölümde, beklediğimi bulamadım desem yeridir... "Ne bekliyordun ve ne bulamadın?" diye sorabilirsiniz tabi... Şöyle cevap vereyim... Peter Pan ölmeli.. Evet tamam ölsün ama neden ölmeli? onca cinayet işlediği ve işlemeye devam edeceği için mi? saçma... 
Söz konusu cinayetin sebebi çok çok basit... Kitabın sonlarına doğru sanki yazar biraz kopukluk yaşamış gibi geldi bana... Bence özellikle Peter Pan'ın iç dünyası, kişiliği üzerinde biraz daha bir şeyler yazılmalıydı... Ölüm makinesi çocuk görünümlü bir katil tanımlaması bana Chucky'i de hatırlatmadı değil :)
Özetle kitabın sonunu beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Eğer bu bir film olsaydı, çok kızardım kendime bu filme para mı verdim ben şimdi diye ... Ama tabi söz konusu kitaplar olunca verilen paraya çok hayıflanmıyorum... 
Evet pozitif Ayrımcılık yapıyorum farkındayım

Hımm bir de aklımızda olsun gün gelir lazım olur diye küçük bir not kitaptan :)
* Açıklanamayan gülüşlerin, aldatmaca konuşmayı gerçekçi gösterdiğini uzun zaman önce öğrenmişti Gurney... (sy:113) 

Keyifli okumalar :)


18 Ağustos 2014 Pazartesi

KIZ KARDEŞİM İÇİN-JODI PICOULT

Kitabın Özgün Adı: My Sister's Keeper
Çeviren: Serkan Göktaş
Yayınevi: APRIL YAYINCILIK
Sayfa Sayısı: 518
Arka Kapak Yazısı: 
Siz olsaydınız ne yapardınız?

Anna hasta değil, ama on üç yaşına dek sayısız ameliyat, nakil ve operasyon geçirdi, iğneler vuruldu. Hepsi ablası Kate'in çocukluğundan beri yakasını bırakmayan lösemiyle mücadele edebilmesi için.

Kate ile tam doku uyumu olabilmesi için laboratuvar ortamında genleri özel olarak seçilen özel üretim bir çocuk olan Anna, ablasına ilik verebilmesi için dünyaya getirilmişti. Bu rolünü ve hayatını hiç sorgulamadı... Bugüne dek.
Şimdi ise ergenlik çağındaki çoğu genç gibi Anna da gerçekte kim olduğunu sorgulamaya başlıyor ve sonunda çoğu insan için akla getirmesi bile mümkün olmayan bir karar alıyor ; ailesini paramparça edecek ve sevdiği ablası için belki de ölümcül sonuçlar doğurabilecek bir karar.
Çok önemli etik tartışmaları körükleyen kışkırtıcı bir roman olan Kız Kardeşim İçin, bir ailenin ne pahasına olursa olsun verdiği hayatta kalma mücadelesini ve ibret alınacak bir ahlak öyküsünü anlatıyor.

_____***_____***_____***_____

Jodi Picaoult tek kelime ile bir şaheser yaratmış.

Mutlu bir aile yaşamları olan Fitzgerald ailesinin bir anda ters yüz  olan hayatını anlatıyor bu kitap. 3 yaşındaki kızları Kate'in kanser olmasıyla gelişen trajik bir süreç içerisinde yüzüyoruz. Kate'in uygulanan hiç bir tedaviye olumlu cevap vermemesi sonucunda doktoru tarafından önerilen bir yöntemle Brian ve Sara yeni bir bebek yapmayı planlıyorlar. Proje Bebek denilen bu tip bebekler kısaca, laboratuvar ortamında üretilen bebekler olarak tanımlanabilir. Kate ile tam doku uyumuna sahip olması sağlanan Anna, doğduğu gün kordon kanı bağışıyla başlayan bir mecburi donörlük vasfıyla hayatına devam ediyor. Anna 13 yaşına geldiğinde, girmiş olduğu ergenliğin de etkisiyle hayatına dair sorgulamalar yapmaya başlıyor. Ve artık kendi bedenine ait kararları sadece kendi vermeyi istediğini düşünüp bir mahkemeye başvuruyor. Bu mahkeme süreci ile gelişen durumlar kitabın zenginleşmesini sağlıyor. Elbette her başlayan sürecin bir bitme noktası olduğu gibi Anna'nın ailesine karşı açtığı davanın da bir sonucu oluyor. Bunu okuyarak öğrenmenizi öneririm.

Okurken çok fazla ikilemde kaldığım, kitabı bitirdikten sonra da üzerinde uzunca bir süre düşündüğüm kaliteli bir kitaptı... Çok ama çok etkilendim.. Her bir karakter beni ayrı ayrı etkiledi. Kitabın yazılış tarzı da çok hoşuma gitti. Olayın kahramanlarının ağzından, onların bakış açısına göre yazılmış olması hepsini tek tek hissedebilme olanağı sunuyor. Jodi Picaoult ilk defa okuduğum bir yazar, iyi ki onunla tanışmışım diyorum. Büyük bir içtenlikle söyleyebilirim ki daha okuduğum ilk kitabıyla kendisine hayran oldum.

Kitabın konu seçimi oldukça cesur... Çok kaygan bir zemin olan lösemi, organ bağışı,kök hücre araştırmaları,tasarım bebekler...üzerine kitap yazmak kolay bir iş olmasa gerek. Suistimale, sömürüye, incinmeye ve fikir ayrılıklarına oldukça açık konular bunlar. 

Kitabın sonunda yazar ile yapılan söyleyişiyi eklemişler. Oradan öğrendim ki, yazarın  kendi oğlu da bir tür kanser tedavisi görmüş, 3 yılda tam 10 ameliyat geçirmiş. Şu an vücudu tümörden tamamen temizlenmiş. O dönemlerde hastanede geçirdiği zamanlarda kanserli çocukların anne babalarıyla yakın ilişkilerde bulunmuş. Kitapta bize bu gerçeklik hissiyatını çok başarılı bir şekilde verebilmesinin sebebi gayet açık sanıyorum.

Bizim ülkemizde Kitap Kulübü mantığı çok da etkin değil biliyorum. Her birimiz çeşitli sosyal paylaşım sitelerinden birbirimize ulaşmaya ve okuduklarımızı paylaşmaya hatta birlikte okumaya  çalışıyoruz. Bu kitabın arkasında Kitap Kulübü için hazırlanmış "Tartışma Konuları ve Soruları" başlığında bir bölüm var. Kitaba ait, her biri üzerine münazara yapılabilecek nitelikte 14 soru bulunuyor. Eğer kitabı okumuş veya okuma listesine almış olanlarınız varsa ileriki zamanlarda paylaşımda bulunmaktan keyif duyarım.

Bir de kitabın filminden söz etmek istiyorum. 

Ben açıkçası bu filmi izlememiştim, 2009 yılında çekilmiş olmasına rağmen. Bu filmin okuduğum kitaba ait olduğunu da bilmiyordum ne yalan söyleyeyim. Kitabı bitirince tabi ki izlemek farz oldu. Ancak malesef şu ana kadar izlediğim her kitap uyarlaması gibi bu filmi de başarılı bulmadım. ( Oysa IMDB 7.4 puan vermiş) Kitapta yakaladığım atmosferi filmde yakalayamadım.. 

Bir defa kitabın sonu ile filmin sonu birbirinden tamamen farklı. Kitabı bitirdiğimde "Acaba başka bir şekilde bitebilir miydi bu kitap?" diye düşünmüştüm, film bana bir başka seçenek sundu. Ancak anladım ki Jodi Picaoult mümkün olan bütün seçenekler içinden en uygun olanını kullanmış zaten...

Kitabın ana karakterleri elbette ki Anna, Kate ve anneleri Sara. Fakat yan karakterlerden bir avukat Campbell karakteri var ki asla göz ardı edilemez, edilmemeli.. Filmde ise ne yazık ki, avukat çok sönük bir roldeydi, üstüne üstlük bence en uygun oyuncu seçimi yapılmıştı Campbell için. ( Alec Baldwin)

Kitabın başından sonuna kadar anne Sara'nın gitgellerini okuyoruz. Kanser olan kızını kurtarmak için her şeyi yapıyor ancak iç dünyasında bir yerlerde Anna için haksızlık yaptığını düşünmüyor değil. Çaresizlik onu her şeyden alıkoyuyor. Oysa filmde çizilen Sara portresi tam bir cadı :) Anna ailesine dava açınca onunla feci şekilde kavga edip evden filan kovuyor, böyle bir ayrıntı yok kitapta...

Gelelim Jesse'ye... O da ailenin unutulan diğer bir çocuğu... En büyük çocuk... Onun unutuluşu, kendi haline bırakılışı ve onun bu duruma isyanı haline gelen Piromani hastalığı filmde hiç bahsedilmemiş...

Kitapta Julia'nın (Anna'nın mahkeme süresince yasal vasisi) önemli bir yeri var. Avukat Campbell, Anna ve Sara üçgeninde tam bir denge noktası gibi bir şey ancak filmde Julia diye bir karakter yoktu...

Bunların hepsinden daha önemlisi şu bence. Anna'nın ruhsal hali, kitaptakinden daha farklı anlatılmış. Kitapta 13 yaşında bir kızın bu kararı almasına yol açabilecek ruhsal baskılar üzerinde durulurken, acaba aldığı kararı sağlıklı bir düşünce yapısıyla mı aldı yoksa bir anlık öfke ya da ilgi çekme çabası mıydı diye araştırılmaya çalışılırken, filmde ise Anna oldukça iradesine hakim, ne istediğini bilen bir karakter. 13 yaş için bence pek tutarlı olmamış...

Film sönük ve yüzeysel, kitap ise daha derin ve komplike diyebilirim bence...

Şimdi de kitaptan aklımda kalan bazı güzel notlar aktarayım:

* Kate'in hastanede uzun zamanlar geçirmeye başladığı bir dönemde Annesi Sara'nın kendine meşgale bulmak için orada yaptıkları ile ilgili düşünceleri:
Sahil mevzilerine kum torbaları yığmaya odaklanırsan, yaklaşan tsunamiyi aklından çıkarabilirsin. (sy:86)

* Campbell'ın aşk tanımı... Ona bu şekilde hissettiren olayları kitabın sonunda öğreniyoruz tabi ki...
Bana sorarsanız aşk en fazla bir gökkuşağı kadar kalıcıdır. Gözünüzün önündeyken güzeldir ve gözünüzü bir kez kırpınca bir bakarsınız yok olmuş... 


* Baba Brian'ın (ki kendisi bir itfaiyeci) ağzından Kate ile ilgili bir anısı... 
Kate ikinci sınıfa giderken, resim dersinde, başlığının üzerinde hale olan bir itfaiyeci resmi çizmişti. Sınıf arkadaşlarına benim yalnızca cennete gitmeme izin vereceklerini çünkü cehenneme gidersem oradaki tüm ateşleri söndüreceğimi anlatmış... (sy:179) 

* Anne Sara'nın ablasıyla bir konuşması... İç dünyasında yaşadığı çaresizliği dışa vuruyor..
Çocukken Zanne'nin odasıyla benim odam aynı koridora bakardı ve gece ışığı açık bırakma konusunda kavga ederdik. Ben açık kalmasını isterdim, o istemezdi. Başına bir yastık çek derdim ona. Sen karanlığı yaratabilirsin ama ben aydınlığı yaratamam. (sy:324)

5 Ağustos 2014 Salı

SÜPER İYİ GÜNLER Ya da Christopher Boone'un Sıradışı Hayatı-MARK HADDON


Çeviren: Övgü İçten
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 289
Arka Kapak Yazısı:
İnsanlar kafamı karıştırıyor.
Bunun iki temel nedeni var.
İlk neden, insanların hiç kelime kullanmadan bir sürü şey söylemeleri.
Shobhan, tek kaşını kaldırmanın bir sürü anlama gelebileceğini söylüyor.
[...] Bu komik bir kitap olmayacak. Espri yapmasını bilmiyorum, çünkü onları anlamıyorum.

Esrarengiz bir cinayet ve bir cinayeti aydınlatmaya çalışan dünyanın en dikkatli dedektifi Christopher John Franciss Boone, 15 yaşındaki dedektifimiz, yaşadığı bütün ülkeleri ve onların başkentlerini sayabiliyor, bir de 7507'ye kadar bütün asal sayıları...

Başından sonuna kadar sürükleyici bir teme çerçevesinde yazılmış olması nedeniyle benzerlerinden farklı olan bu kitabın otizm gibi anlaşılması çok zor ve ciddi bir sorunla karşı karşıya kalan ailelerin çocuklarını daha iyi anlamalarında büyük fayda sağlayacağına inanıyorum. (Prof. Dr. Barış Korkmaz)

_____***_____***_____***_____

Bölüm numaralarının sayfa sayısından daha büyük olduğu bir kitap... Kitap toplam 289 sayfa ve 233 bölümden oluşuyor. Örneğin 49.sayfada 61. bölümü okuyacaksınız... Saçmalık mı? Christopher size nedenini açıklayacak...

Şu ana dek okuduğum en sıra dışı ve buna rağmen ilgimi çekmeyi başaran nadir romanlardan biri olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum. Kitabın yazarı Mark Haddon çok sayıda ve ödüllü çocuk romanları yazmış. Biz yetişkinler için yazdığı bu ilk romanıyla da yine ödüllendirilmiş.

Kitap benim pek fazla bilgi sahibi olmadığım Otizm üzerine kurulu olduğu için dikkatimi ve ilgimi fazlasıyla çekti. 
"Süper İyi Günler" Günün birinde komşusunun köpeğini bahçede, vücuduna bir bahçe tırmığı saplanmış halde, ölü olarak bulan otistik bir çocuğun anlattıklarından oluşmuş bir roman. Christopher bu olayı çözmek istiyor çünkü köpekleri çok seviyor. Bulduğu bütün deliller sayesinde olayı çözebileceğine inanıyor ve bunu bir kitap haline getirip yazarlık kariyerinin de ilk adımlarını 15 yaşında atmayı hedefliyor.  Romanın çatısını bu olay oluşturmasına rağmen biz 289 sayfa boyunca otistik bir çocuğun penceresinden dünyaya bakıyoruz. Otistik bir çocuğun anne ve babası olmanın zorluklarını, fedakarlıklarını, öğretmenlerinin yaklaşımlarını, Christopher'ın gözünden dış dünyada yaşanan olayları nasıl algıladığını okuyor ve anlamaya çalışıyoruz. 

Kitabın yazarı, sanıyorum aldığı eğitim sayesinde olsa gerek otizme oldukça hakim. Bu sebeple kendisini otistik bir çocuğun yerine koyup bu romanı yazma konusunda oldukça başarılı olmuş. Duyguları çok güzel yansıtmış. Ben bu kitap sayesinde beni şaşırtan, daha önceden bilmediğim pek çok yeni şey öğrendim. Bir eğitimci olarak okuduklarım bana farklı bakış açıları kazandırdı elbette, ama aynı zamanda annelik duygusuyla okuduğum için daha da fazla etkilendiğimi itiraf etmek isterim.

Son zamanlarda değişik türde bir kitap okumaya resmen aç bir haldeydim ve sevgili Christopher Boone sayesinde bu arzumu, isteğimi büyük ölçüde tatmin etmiş durumdayım. Siz de eğer değişikliklerden hoşlanıyor ve size yabancı olan bir dünyaya dalmaktan korkmuyorsanız "Süper İyi Günler" sizi de kendine çekecektir... Keyifli okumalar dilerim...

* Asal sayılar hayata benziyor. Çok mantıklılar ama asla kuralını çözemiyorsun, bütün vaktini onları düşünerek geçirsen bile (sy:22)

* Occam'ın Usturası : Varoluşu tam anlamıyla gerekli olmayan şeylerin varlığından şüphe etmek gerekir. (sy:124)