29 Aralık 2014 Pazartesi

İLKBAHAR RÜYASI- KRISTIN HANNAH


Kitabın Özgün Adı: Home Again
Çeviren: Solina SİLAHLI
Yayınevi: PEGASUS
Sayfa Sayısı: 469
Arka Kapak Yazısı: 
Madeline on altı yaşındaki kızı Lina'yı tek başına büyüten bekar bir annedir. Dünyaca ünlü bir cerrah olarak başarılı bir kariyere sahip olsa da ergenlik çağındaki kızının sorunlarıyla başa çıkamaz. Annesiyle neredeyse iki yabancı haline gelen Lina ise kim olduğunu bir türlü öğrenemediği babasının izini bulmak için her şeyi göze almıştır.

Holywood'daki ışıltılı hayata kendini kaptıran, tüm kadınların hayran olduğu yakışıklı aktör Angel De Marco alkol ve uyuşturucu bağımlılığının sınırına dayanan, vurdumduymaz bir hayat yaşamaktadır. Ancak zayıf kalbi onu bir gün yarı yolda bıraktığında Angel hayatını tamamen değiştirmesi gereken bir yol ayrımına gelir. Bu noktada unutmak istediği her şeyle yüzleşmek durumunda kalacaktır. 

Zorlukların ve sıkıntıların hiç tahmin edilemeyen güzelliklere kapı açabileceğini gösteren "İlkbahar Rüyası "kalbinize hiç solmayan çiçekler ekecek...


_____***_____***_____***______

Bu kitap ne yazık ki beni büyük hayal kırıklığına uğrattı. Arka kapak yazısı merak uyandırıcı ve iç ısıtan cümlelerden oluşuyor. Buna karşın kitap fazlasıyla klişe. Henüz 70.sayfalardayken kitabın gidişatını ve sonunu tahmin edebiliyorsunuz. Hal böyle olunca geriye kalan 400 sayfa işkenceden öteye geçemiyor. Buna rağmen kitabı sonuna kadar okudum bravo bana :)

Bir gençlik aşkının tahmin edilebilir sonuçlarını okuyoruz kitapta.
Hayatında sorumluluk kabul etmek istemeyen, birini sevmekten korkan bir adamın hayatın uç noktalarında yaşadığı günleri okuyoruz. 
İnsan bedeninin 35 yaşında da yorulabileceğini ve kalbinin iflas edebileceğini okuyoruz.
Tam da bu anda rahip olan ağabeyin tanrının bir lütfu gibi ortadan kaybolmasını ve uslanmaz kardeşine yeni bir hayat verdiğini böylece görevini layıkıyla yerine getirdiğini, hayatı boyunca gizlediği aşkını yine içinde tutup göğe yükseldiğini okuyoruz.
Beri taraftan bir annenin yıllar boyunca hem tıp eğitimini tamamlamak hem kızına annelik etmek için geçtiği zorlu yolculuğu, buna rağmen o kızın on altı yaşına geldiğinde annesini hiçe saymasını okuyoruz.
seneler sonra geri gelen adamın evine kabul edilişini okuyoruz.
vs,vs,vs...

Evet kitap mutlu sonla bitiyor. Ama zaten gidişata göre aksinin olması büyük şok olurdu. İşte bu yüzden fazlasıyla klişe bir kitap bu.

Kristin Hannah'nın kitaplarını severdim ama bu olmamış. Ve sanıyorum ki hiçbir kitabı Ateşböceği Yolu tadını veremeyecek bana bir daha... Neyse yine de ön yargılı olmamak gerek.


LET YOUR FANTASIES UNWIND IN THIS DARKNESS WHICH YOU KNOW YOU CAN NOT FIGHT...
Karşı koyamayacağını bildiğin hayaller, bırak bu karanlıkta ortaya dökülsün...


16 Aralık 2014 Salı

SONA KALAN-TESS GERRITSEN

Kitabın Özgün Adı: Last to Die
Çeviren: Bahar Yıldız Çelik
Yayınevi: MARTI
Sayfa Sayısı: 477
Arka Kapak Yazısı: 


HERKESİN YARASI VARDIR,
AMA BAZILARININKİ DAHA BELİRGİNDİR...

Bambaşka hayatlara ait Claire, Will ve Teddy adında üç masum çocuğun yolları bir anda, hiç beklenmedik bir trajediyle kesişir. Önce aileleri, ardından koruyucu aileleri katledilen bu çocuklar için artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Peki, onlari bir araya getiren bu sarsıcı olaylar bir rastlantı mı yoksa birbirleriyle bağlantılı gerçeklerin önemli bir halkası mıdır?
Jane Rizzoli ile Maura Isles, katledilen ailelerle ilgili araştırmalarını derinleştirdikçe uzayan sır perdesini aralayabilecek, bu çocukları bekleyen korkunç kaderi değiştirebilecekler midir?

_____***_____***_____***_____

Bu yıl kitap fuarına Tess Gerritsen için gittim, uzun sayılabilecek bir beklemeden sonra da kendisiyle iki çift laf edebilme keyfine eriştim. İki çift derken mecaz yapmıyorum, gerçekten sadece iki cümle kurabildim o da bütün sıcaklığıyla karşılık verdi sağ olsun. Ardımdaki sıranın ucu bucağı gözükmediği için buna da şükür deyip, imzalarımı ve fotoğrafımı koyup anılarımın arasına, mutlu mesut ayrıldım. Fuardan aldığım iki Tess kitabından ilk olarak SONA KALAN'ı okumaya karar verdim. Zıtlıkları yapmayı seviyorum :)

Uzun bir suredir Tess kitaplarına ara vermiştim; hasretten midir bilmem ama 477 sayfalık kitabın eriyip bitmesi sadece 3 gün sürdü.

SONA KALAN aksiyon ve heyecan dolu güzel bir Rizolli&Isles bölümüydü. Bölümüydü diyorum çünkü sanki dizinin bir bölümünü izler gibi soluksuz okunuyor. Konu güzel ve oldukça çarpıcı yazan da Tess Gerritsen olunca her şey on numara oluyor. Bu kadar tatlı bir kadının böyle romanlar yaratması inanılmaz şaşırtıcı geliyor bana. En çok da tıbbi gerilimin ustası olduğunu -mesleği icabı bunu zaten kanıtladığını- biliyoruz ancak ben farklı yönlere sapmasını çok beğeniyorum. Bunu yaparken içine girdiği araştırmalara  şapka çıkarıyorum. Olayın kurgusunu yaparken edindiği bilgiler gerçek hayatla öyle örtüşüyor ki romanın içinde kendinizi buluvermeniz sadece bir kaç saniyenizi alıyor. Akıcı dil ve güzel çevirinin de rolü büyük elbette ama okuduğum kitapta farklı alanlarda gerçek bilgiler öğrenmek de beni oldukça cezbeden bir durum.

Bu hikayede henüz ergen bile olmamış 3 çocuğun kısacık hayatlarında yaşadıkları sıra dışı deneyimleri okuyoruz. Bir çocuk ailesinin günahlarını ödemeli mi ya da nereye kadar ödemeli bunun cevabını buluyoruz. Güven duygusu ellerinden alınan bu çocukların hayata tekrar sarılmaları hiç kolay olmayacak elbette... Bakalim Rizolli ile Isles Will, Teddy ve Claire için ellerinden geleni yapabilecekler mi?

SONA KALAN dona kalır diye iğrenç ve kitap ile alakası olmayan bir Türk esprisi yaparak bitiriyorum ama bu soğuk espri sizi kitaptan soğutmasın lütfen :)

Keyifli okumalar diliyorum...



11 Aralık 2014 Perşembe

MAKTULÜN ŞANSI- ALGAN SEZGİNTÜREDİ



Yayınevi: A.P.R.I.L 
Sayfa Sayısı: 266
Arka Kapak Yazısı: 

İnsanlar Vedat Kurdel'e yardım istemeye gider ve "Ah Vedat bey, bana ancak siz yardım edebilirsiniz," diye başlar söze.
Oysa ufak tefek ve gri hücrelerle dolu bol kıvrımlı malum mekanda tilki gezdirme işinde asıl mahir olan ortağı Tefo'dur.
Vedat işin vitrin kısmı ve ah, bir de okuyacağınız bu şahane polisiyelerin yazarı.
Özel dedektifler Vedat ve Tefo, beş kitaba ancak sığan serüvenlerinin sonuncusu Maktulün Şansı'nda, bir kayıp vakasının peşinde derin devletten girip masum bir hackerdan çıkıyor ve minareyi çalanlar elbette kılıfını hazırlıyor.

April Yayıncılık sizi bu coğrafyanın polisiyesi ile buluşturuyor: Algan Sezgintüredi'den, Vedat'la Tefo'nun bir başka şahane macerası ya da polisiye edebiyatının en üst seviyesi: MAKTULÜN ŞANSI.

_____***_____***_____***_____

Algan Sezgintüredi'den şahane bir "beklenen" kitap.. İlk dört kitabını arka arkaya bir çırpıda okuduktan sonra 5. kitabı büyük bir merakla bekliyordum ve tam da beklediğim gibi bir romanla karşılaştım.

Keyifle okuduğum Vedat ve Tefo'nun bu dosyasında bir kayıp vakası ve bir cinayetin oya gibi işlendiği olaylar zincirini okuyoruz. Polisiye roman sevenlerin bence kaçırmaması gereken bir kitap MAKTULÜN ŞANSI. 

Sevgili Algan Sezgintüredi derhal 6. kitabın çalışmalarına başlamalı diyorum, temenni ediyorum

Keyifli okumalar... 


1 Aralık 2014 Pazartesi

MUCİZELERİ SAYMAK- HOLLY GOLDBERG SLOAN

Kitabın Özgün Adı: Counting by 7's
Çeviren: Şiirsel TAŞ
Yayınevi: DOMİNGO
Sayfa Sayısı: 320
Arka Kapak Yazısı: 
Genç Willow Chance yaşıtlarından oldukça farklı ve böyle olmakla ilgili pek bir derdi yok. o, hayatındaki tüm önemli şeylerde parmağının olduğuna inandığı 7 sayısına takıntılı, çiçekli elbiseler yerine botanik bahçesi sahibi olmayı tercih eden, çaktırmadan insanları inceleyip tıbbi teşhisler koyan bir dahi.

Bu olağanüstü tuhaf ama aynı zamanda olağanüstü sevimli kızın hayatı, anne babasını bir trafik kazasında kaybetmesiyle sarsılıyor. Yeniden başlayacak... ve yolculuğu ona eşlik edecek eşsiz karakterlerle dolu. Gerisi gündelik mucizeler.

_____***_____***_____***_____

Bir insan hayatında kaç defa ailesini kaybeder? Hele ki henüz 12 yaşındaysa...


12 yaşındaki bir kız çocuğunun, ama hiç de sıradan olmayan bir kızın, hayata yeniden tutunma çabasının anlatıldığı sıcacık bir roman.

Willow Chance'in yaşamına devam etmesi için onun hayatına girip yardım eden insanları tebessüm ederek okuyacaksınız. 
Küçücük bir kızın içinde bulunduğu durumu hiçe sayarsacına çevresindekilere yaptığı sihirli dokunuşlara inanamayacaksınız. 

Bir de siz.. Evet evet sen , o, öteki... İnsanların neredeyse yüzde 80'i -90'ı. Hepinizin uğurlu sayısı 7 biliyorum-tahmin edebiliyorum-  Peki hanginizin Willow gibi somut kanıtları var, hımmm....


Willow'dan :

Son birkaç ay içinde öğrendiğim sırlardan biri de bu. Başkalarıyla ilgilendiğiniz zaman, kendi hayatınızın dramı o kadar da dikkatinizi çekmiyor. (sy:298)


Şimdi anlıyorum. Hayat aslında mayın tarlasına yapılan uzun bir yolculuk, hangi adımda havaya uçacağınızı asla tahmin edemezsiniz. (sy:138)


9 Kasım 2014 Pazar

BURADA AYRILIYORUZ-JONATHAN TROPPER


Kitabın Özgün Adı: This is Where I Leave You
Çeviren: Algan SEZGİNTÜREDİ
Yayınevi: APRIL YAYINCILIK
Sayfa Sayısı: 383
Arka Kapak Yazısı:
Ben Judd Foxman. Elinde 34 mumlu pasta, yatak odasının kapısında dikilmiş şu adam, benim.
Yatağımızda bir başkasıyla sevişen kadın, eşim Jen.
Anlaşılan o ki, sürpriz yapmak için kötü bir zamanlama. 
İnsana böyle anlarda ne yapması gerektiği öğretilmiyor.
Bu arada söyledim mi bilmiyorum;
bugün babam öldü.

Aşka, aileye,arkadaşlığa ve bizi bir arada tutan bağlara dair şamatası bol, dokunaklı bir roman.

_____***_____***_____***_____

34 yaşındaki karınız sizi kendi yatağınızda ve patronunuzla aldatsa ne yapardınız?
Peki aldatıldığınız gün babanızın öldüğünü öğrenseniz?
Kız kardeşinizin aşık olduğu adamdan vazgeçip, berbat bir evliliği sürdürmek için -çocukları uğruna- verdiği çabaları görseniz ne hissederdiniz?
Küçük erkek kardeşinizin hiçbir baltaya sap olamamış, hercai yaşamına mı yanarsınız yoksa hayatıma çeki düzen vermek istiyorum deyip anneniz yaşındaki bir kadınla evlenme kararına mı? 
Ya abinizin sizin uğrunuza yaptığı fedakarlıkla seneler sonra yüzleşseniz?
Belki de yüzleşmelerin en büyüğü 60 ına merdiven dayamış annenizin biseksüel olduğunu öğrenmenizdir.
Tüm bunların arasında baba olacaksın haberi ne kadar çekicidir acaba?
...

Judd Foxman'ın iyi niyetli bir doğum günü sürprizi, bunlar gibi pek çok soru işaretiyle içli dışlı olmasına yol açıyor.

Baba Foxman'ın Şiva'sında* her biri farklı hayat telaşı içinde olan aile bireylerinin bir araya gelmeleri, birbirlerine aşırı düşkün bir aile olmamaları dolayısıyla zor anlar yaşamalarına sebep oluyor. Kimi zaman yüzleşmeler, kimi zaman birbirlerini anlama çabaları, çoğu zaman da eğlenceli atışmalarına şahit oluyoruz. 
Kitabın çok akıcı, sürükleyici, eğlenceli, şaşırtıcı bir dili ve tespitleri var. Bu denli kolay okunması ve gerçekçi samimi bir tat alınmasında çeviren Algan Sezgintüredi'nin payı büyük elbette.

Judd Foxman romanın sonunda der ki: "Boynuzlu bir koca olarak geldiğim yerden baba adayı olarak dönüyorum. Evet bu şiva hepimizi değiştirdi bir parça"

Değişim kaçınılmazdır... 
Bence hayata bir de 35'ini aşmış bir adamın penceresinden bakmakta yarar var. Hiçbir şey koyamasanız bile cebinize, keyifli vakit geçireceğiniz garanti.

Bu arada, kitabın filmi de çekilmiş ben henüz izlemedim. Kitabı okumadan filmi izlemeyin derim, yine de posteri paylaşalım:




Vee... Kitaptan cümleler:

* İnsan ailesine karşı müttefik kazanmak için evlenir. (sy:20)

* Foxman Ailesinin en küçük uçarı kardeşi Philip der ki: "Porshe kullanmak bir manken ile yatmaya benziyor; asla göründüğü kadar zevk vermiyor." (sy:175)

Ne bir Porshe kullandım ne de ileride böyle bir ihtimal var; bir mankenle de münasebetim olmadı olamaz. Dolayısıyla tecrübe edenler Phillip ile aynı yorumu paylaşırlar mı bildirsinler :)
Ama ben benzetmeyi çok beğendim. Bir de bana şunu çağrıştırdı.
Ünlü düşünür Kim Kardashian kendisine sorulan "Neden Vücudunuzda dövme yok?" sorusuna " Bir Bentley'niz olsa üzerine sticker yapıştırır mısınız?" diyerek megolomanyıkta çığır açan bu cevabı vermişti.
Bu bağlamda araba-model benzetmesinin bu olumsuz halini de hoş görebiliriz sanki :)

* Memnuniyet bazen irade meselesidir. Önünüzdekine, ne olabileceğine bakmanız ve yitirdiğinizle kıyaslamayı bırakmanız gerekir. Bu dediğimin akıllıca ve doğru olduğunu, kimsenin beceremeyeceğini bildiğim kadar iyi biliyorum... (sy:286)

* Çıkmazların avantajı, gidilecek tek yönün bulunmasıdır. (sy:332)

* Büyümenin, en harika şartlarda bile acıklı bir tarafı var (sy:248)

* Sohbetin iyisi kadının eteği kadar olmalıdır; Dikkatinizi çekecek kadar kısa, konuyu tamamen kapsayacak kadar uzun (sy:261)

Bu da Tvlerde laf salatası yapanlara gelsin :)

* Şiva: Yahudilerde ölen kişinin ardından tutulan yedi günlük yastır.


21 Ekim 2014 Salı

ON BİR-MARK WATSON

Kitabın Özgün Adı: Eleven
Çeviren: Dost KÖRPE
Yayınevi: DOMİNGO
Sayfa Sayısı: 263
Arka Kapak Yazısı: 
Gece geç saatlerde sunduğu radyo programını arayıp umutlarını, korkularını ve pişmanlıklarını paylaşan uykusuz Londralılar onu Xavier Ireland olarak tanıyor. Hiçbiri onun sevdiği her şeyi terk edip -gerçi önce sevdiği her şey onu terk etti- yeniden başlamak için Londra'ya geldiğini bilmiyor. Bir daha kaybetmemek için başkalarını kendi hayatının parçası yapacak her türlü yakınlaşmadan uzak bir hayat yaşıyor artık. Ta ki o hayatın tam ortasına Pippa düşene dek. Tuhaf bir şekilde hayatına sızan bu temizlikçi kız onun silmeye çalıştığı geçmişiyle yüzleşmesine, hiç ummadığı yerlerde teselli ve huzur bulmasına yardımcı oluyor. Keşke biraz daha erken karşılaşsalardı... Xavier'nin o karlı günde yaptığı ve yapar yapmaz içini kemirmeye başlayan bir seçim, hiç tanımadığı on bir hayatı çoktan bambaşka yollara saptırdı.
Mark Watson'ın yayımlandığı tüm dillerde büyük ilgi gören zeka, mizah ve hayat dolu romanı ON BİR seçmediklerimizin bizi seçimlerimiz kadar etkileyip etkilemediğini sorguluyor. Aşkın, kaybedişin ve uzak bildiğimiz yaşamlara yakınlığımızın hikayesi ON BİR. Okuduktan sonra okumuş diğer insanları bulup hakkında konuşmak isteyeceğiniz bir kitap.

_____***_____***_____***_____

Xavier Ireland... Nam-ı değer Chris...

Sıkı bir Scrabble oyuncusu, boynuzun kulağı aşmasıyla, kendisini -bir anlamda- yetiştiren kişiyi solda sıfır bırakarak radyoculuk kariyerinde hızla ilerleyen bir kişi... Hiç istemiyor olsa da şöhret kapısını aralamak üzere... Ses tonu artık tanınabiliyor ve yakın gelecekte, gece geç saatlerde yaptığı radyo programını prime time'a taşıyabilir. Doğup büyüdüğü, okuduğu, ilk defa aşık olduğu memleketinden ayrılıp Londra'ya taşınmasının, orada bir apartman dairesinde tek başına yaşamasının ve mümkün mertebe insanlarla iletişim kurmamasının elbette bir sebebi var...

Kitap Kelebek Etkisini anlatıyor bana göre. Hem de çok güzel anlatıyor. Bir arkadaşına yapmak istediği iyiliğin hayatı boyunca başına açacağı dertlerden habersiz olan Xavier'in yaşamını, onunla bir biçimde iletişime geçen on bir insanın da Xavier ile bağlantılı hayatını okuyoruz. 

Kitabın isminin ON BİR olmasının asıl sebebi anlatılan bu on bir kişi olmasına karşılık, bence, kitabın on bir bölümden oluşması ve ana karakterimizin isminin baş harflerinin de romen rakamları ile on biri (XI) işaret etmesi hoş bir kombinasyon olmuş.

Hiç sıkılmadan, aksine keyif alarak okuduğum, okurken içinde kaybolduğum güzel bir kitaptı. 
Mutlaka okuyun derim...

_____***_____***_____***_____

* Sorunlu insanlar içgüdüsel olarak Xavier'yi bulmuştur hep veya Xavier onları hayvani bir çekimle kendine çekmiştir... Belki de sebep sadece sessiz durabilmek gibi nadir bir yeteneğe sahip olmasıdır. (sy:18) 
İşte bu paragraf kendimi Xavier'e çok yakın hissettirdi okuduğumda.. Sanki onu gerçekten tanıyormuşum gibi sanki o benmişim gibi...

* Xavier banyo aynasında kendine şöyle bir göz gezdiriyor, inkar edilemez derecede yakışıklı ama bu onu pek etkilemiyor. -Yakışıklılık da tıpkı para, şöhret ve cinsel dayanıklılık gibi ona sahip olmayan kişilere çok daha ilginç gelir.- (sy:36) 
Yazarın yorumu şahane, dayaklık olmak ile karizmatik olmak arasındaki ince çizgide yürümüş sanki ancak Xavier'yi göz önüne getirdiğimde güzel bir tanımlama olmuş. Merak da etmiyor değilim acaba kendisini düşünüp yazmış olabilir mi Mark Watson :)


2 Ekim 2014 Perşembe

YÜZLEŞME-JULIETTE FAY

Kitabın Özgün Adı: Deep Down True
Çeviren: Özge KÜSKÜN
Yayınevi: EPHESUS YAYINLARI
Sayfa Sayısı: 469
Arka Kapak Yazısı:

"Bir kadının kendini bulma yolundaki zorlu öğrenme süreci"

Dana Stellgarten'in boşanmasının üzerinden bir yıl geçmiş ve işler gittikçe zorlaşmıştır. Yedi yaşındaki oğlu, babasının yokluğuyla öfkeli ve huysuz bir çocuğa dönüşmüştür. Kızı Morgan'ın daha on iki yaşında omasına rağmen bulimik olduğunu öğrenmiş ve popüler kızlarla arkadaşlık kurmaya çabalarken çok baskı altına girdiğini fark etmiştir. Yeğeni Alder, on altı yaş sorunlarıyla hayatlarının ortasına tam manasıyla dalmıştır ve onlarla kalmak istemektedir. Genç kızlığa yeni adım atan Alder, eskiden olduğu gibi mutlu ve neşeli değildir. Diş doktorunun ofisinde beklenmedik arkadaşlıklar kuran Dana, kadim dostunu kaybeder; hatta ilginç ve farklı olduğunu düşündüğü bir adamla çımaya başlar.
Bütün bu inişli çıkışlı sürecin yanı sıra, eski kocası iş yerinde yaşadığı sıkıntılar yüzünden, ödediği çocuk nafakasını azaltmak durumunda kalır. Yaşamının büyük bir kısmında çoğu kabahati hoşgörüyle görmezden gelen Dana, bekar bir annenin anlayışla birlikte keskin bir sorumluluk duygusuna sahip olması gerektiğini de öğrenmiştir artık. Ailenin anlamına, büyüyüp olgunlaşmada çocuk, genç ya da orta yaşlı bir anne olmanın ne kadar önemsiz olduğuna dair enfes ve düşündürücü bir hikaye...


_____***_____***_____***_____

Elinde ne var ne yoksa bir anda kaybetmiş olan Dana'nın mecburen güçlü olmayı öğrenmesini konu alan, oldukça samimi ve sürükleyici bir roman.

Dana sadece boşanmanın kendine getirdikleri ile değil aynı zamanda iki çocuk ve bir yeğenin de gençlik problemleriyle savaşmak zorunda kalıyor. Maddi olarak da güçlenmek zorunda olan Dana yarı zamanla girdiği iş sayesinde yepyeni bir dünyanın da kapılarını açıyor kendine. Bununla birlikte kız kardeşiyle, en yakın dostuyla, oğlunun antrenörüyle, iş yerindeki patronuyla, eski kocasıyla ve onun yeni eşi kendisin eski kuaförü ile yaşadıkları kimi zaman insanın sabrını ve gücünü sınayacak derecede.

Anlatılan boşanma hikayesi oldukça evrensel ki kadın dünyanın neresinde olursa olsun aşağı yukarı aynı süreçlerden geçiyor.  Mesele ayağa kalkmasını bilebilmek, becerebilmek... 
Bu hikayede bir yeniden doğma öyküsü okuyoruz ama "acı yok Rocky" kıvamında değil, aksine, Dana oldukça naif, sabırlı, özverili ve empati dolu bir kadın. Kinden bu kadar uzak kalabilmesi ve duyarlılık seviyesinin üst noktalarda oluşu ütopik gibi görünse de inandırıcılıktan uzak değil. Bu sebeple okurken asla bir hayal dünyasında hissetmiyorsunuz kendinizi. Dana siz de olabilirsiniz ya da en yakın arkadaşınız belki kardeşiniz...

Çok etkileneceğiniz, son derece samimi, tutarlı, sürükleyici bir yaşam hikayesi olduğunu tekrar söyleyip mutlaka okuyun diyorum. 


11 Eylül 2014 Perşembe

DÜNYANIN EN TUHAF OYUNU-ELLEN RASKIN



Kitabın Özgün Adı: The Westing Game
Çeviren: Yasemin Balkancı
Yayınevi: EPSİLON
Sayfa Sayısı: 262
Arka Kapak Yazısı: 


Herkesin kaderini değiştirecek o günde, birbirlerinden çok farklı on altı kişi Samuel W. Westing'in vasiyetini okumak için bir araya gelmişti. Kendilerini bir anda Westing'in katilini bulmak için yarıştıkları heyecan dolu bir oyunun içinde buldular. Hırsızlar, fırtınalar ve bombalamalar arasında miras oyunu devam ediyor. Tuhaf, oyun aşığı milyonerin mirasını kimin alacağını henüz kimse bilmiyor. Sam Westing ölmüş olabilir ama bu, son oyunun oynamasına engel değil.

Bu oyunun bütün ip uçlarına sahip yalnızca iki kişi var. Birisi Westing'in varislerinden biri. Diğeri de sensin!




_____***_____***_____***_____

Arka kapak yazısını okuyup büyük bir heyecanla aldığım kitabın bana yaşattığı hayal kırıklığını hala üzerimden atabilmiş değilim...

Esasında kendime söz vermiştim. Bu tip iddialı isimlere sahip, bestseller veya büyük büyük şeyler vaat eden kitapları asla almayacağıma dair.. Merakıma yenik düştüm maalesef...

İlk defa bir kitap hakkında bu derece olumsuz bir kanaate sahibim ve ilk defa bir kitabın 120 küsürüncü sayfalarında okumaktan sıkılıp, sayfa atlamanın kralını yaparak son 10 sayfasını okudum. Tahmin edersiniz ki hiç bir şey kaçırmamışım. Hani bazı (tamam hepsi) Türk dizileri vardır. 100 bölüm izlemezsin 101. bölümde bir bakarsın o güne kadar ne olmuş şıp diye anlar, yadırgamazsın. İşte tam o kıvamda bir kitapmış "Dünyanın en tuhaf oyunu"

Sözüm ona bir gizem, sır perdesi ve büyük bir merak üzerine oturtulmaya çalışılmış. Belki niyet iyi ama sanki vur deyince öldürülmüş gibi geldi bana. Bir defa 16 karakter nedir yahu? Bir an geldi ki acaba elime kağıt kalem alsam da bir şablon mu çıkarsam diye düşünmedim değil :) Sherlock Holmes veya Agatha Christie özentisi desem o da değil.. Nevi şahsına münhasır bir roman olmuş adı üzerindeki bu kitap :)

Bloğumu okuyan varsa-ki umarım vardır-öznel yargılarımın sizi çok fazla etkilemesine izin vermeyin dilerseniz. Sam amcanın mirasçılarından biri olup oyuna katılmak isterseniz keyifli okumalar dilerim :)


AYAĞA OYNA POHNPEI-PAUL WATSON

Kitabın Özgün Adı: Up Pohnpei
Çeviren: Murat Sağlam
Yayınevi: DOMİNGO
Sayfa Sayısı: 253

Arka Kapak Yazısı: 

Bir gün, tam olarak söylemek gerekirse 2008 
Avrupa Şampiyonası elemelerinde Andora'nın Rusya ile oynadığı ve sadece 1-0 yenilip "beklenmedik bir başarı"ya imza attığı o gün, futbol yazarı Paul Watson ve dostu Matt Conrad bir plan yaptılar.

Dünyanın en kötü milli takımını bul, o ülkenin vatandaşı ol ve milli formayla sahaya çık.

"Hayal işte" der geçerdik; şayet bu iki genç o günden 21 ay sonra kendilerini evlerinden on üç bin kilometre uzakta, Pasifik Okyanusu'nun ortasında küçük bir ada olan Pohnpei'in kurbağalar tarafından ele geçirilmiş futbol sahasında antrenör olarak bulmuş olmasalardı.

Ayağa Oyna Pohnpei, dünyanın en zayıf futbol ülkesini tarihteki ilk galibiyetine taşımak uğruna girişilen çılgınca çabanın tümüyle gerçek, fazlasıyla samimi ve bir o kadar da eğlenceli hikayesi. Tutkulu iki genç adamın dünyanın öteki ucunda futbolun yüzünü ve kendilerine tümüyle yabancı insanların hayatlarını nasıl değiştirebileceğini anlatıyor. Bize zamanında futbola neden "güzel oyun" dediğimizi hatırlatıyor.

_____***_____***_____***_____

Bugüne kadar okuduğum en gerçek ve en samimi kitap olduğunu söyleyerek başlangıç yapmak isterim. Dışarıdan bakıldığında sadece futbol severlere-özellikle de erkeklere- hitap eden bir kitap gibi dursa da azim, hırs,hayallerden vazgeçmeme, zorluklarla mücadele, çaresizlikler içerisinde doğan güneşler ile hissedilen tarifsiz mutluluk... gibi oldukça değerli ve eşsiz tecrübelerin anlatıldığı bir yaşam öyküsü aslında.

Günümüzde hepimizin yaptığı " erkenden havlu atmak" eyleminin bir anti tezi veya panzehri -artık ne derseniz deyin- niteliğinde harika eğlenceli bir kitap. O havlular atılmadan evvel artık en az bir kez daha düşünülüp, Paul Watson aklın bir köşesine getirilmeli diye düşünüyorum. 

1984 doğumlu gencecik Paul Watson, gepgencecik yaşında nasıl bir çılgın projeye balıklama dalmış, neler yapmış nasıl başarmış okumak gerek, hele ki böylesi sempatik bir dille yazılmışsa...

Bence yaş, cinsiyet, futboldan anlayıp anlamamak, sevip sevmemek gibi bir takım kriterler ya da ön yargılara bakmadan bu kitabı edinin ve okuyun derim. Pişman olmazsınız...

Aşağıda size ışık tutması için iki tane video paylaştım. Bunlardan biri Paul Watson ile yapılan bir röportaj diğeri de Pohnpei'nin ve kitabın havasını hissedebilmeniz için 3 dakikalık bir tanıtım.



31 Ağustos 2014 Pazar

PETER PAN ÖLMELİ-JOHN VERDON



Kitabın Özgün Adı: Peter Pan Must Die
Çeviren: Enver GÜRSEL
Yayınevi: KORİDOR
Sayfa Sayısı: 523
Arka Kapak Yazısı: 
John Verdon'un şimdiye dek yazdığı bu en şaşırtıcı romanında, her olayı bulmaca çözer gibi ele alan Dave Gurney, polisin belirttiği şekilde işlenmesi imkansız olan bir cinayeti sıra dışı dehasıyla çözebilecek mi...

Varlıklı bir iş adamı, annesinin cenazesinde suikasta kurban gitmiştir. Suçlu bulunan karısı tutuklanır ve ömür boyu hapse mahkum edilir. Onun masum olduğuna inanan sürgündeki dedektif Hardwick, bu esrarı çözebilecek tek kişinin, Dahi Dedektif Dave Gurney'in kapısını çalar.
Suikastçinin, bulunduğu noktadan hedefi vurabilmesinin imkansızlığı sadece Gurney'in dikkat edebileceği küçük bir ayrıntıydı.
Gurney soruşturma için delilleri toplamaya başladıkça birbiri ardına tuhaflıklar olduğunu fark eder ve çok geçmeden tehlikeli bir adamın, sonucunda sadece ölüm olan şeytani hamleleriyle karşı karşıya kalır. Bu adamla alay eden herkes, bir gün ansızın ortadan kaybolmuş, kendilerinden bir daha hiç haber alınamamıştır. Öldürürken hep aynı şarkıyı mırıldanan, dünyanın en azılı tetikçisi, çocuk görünümlü olduğu için "Peter Pan" denilen sihirbaz bir cani.

_____***_____***_____***_____

Polisiye roman okumaya hatırı sayılır bir süre ara verdiğimi fark edince bu romana başladım. Kitap dört ana bölümden oluşuyor. Bir kompozisyonun dört paragraftan oluşması gibi düşünebilirsiniz. İlk paragraf giriş, sonraki iki paragraf gelişme ve son paragraf sonuç. Bu çerçeveden baktığımızda Giriş bölümünü beğendim. İnsanda merak uyandıracak bir gizemle başlıyor kitap. 2. ve 3. bölümlerde de bu merak, yaşanan olaylar, bulunan deliller, yapılan beyin fırtınaları ve muhteşem dedektif Dave'in gözü pek hamleleriyle oldukça sürükleyici bir hal alıyor. Ancak kitabın sonuna geldiğimizde, olayın ve işlenen onlarca cinayetin sebebinin bulunduğu ve çözümünün yapıldığı 4. bölümde, beklediğimi bulamadım desem yeridir... "Ne bekliyordun ve ne bulamadın?" diye sorabilirsiniz tabi... Şöyle cevap vereyim... Peter Pan ölmeli.. Evet tamam ölsün ama neden ölmeli? onca cinayet işlediği ve işlemeye devam edeceği için mi? saçma... 
Söz konusu cinayetin sebebi çok çok basit... Kitabın sonlarına doğru sanki yazar biraz kopukluk yaşamış gibi geldi bana... Bence özellikle Peter Pan'ın iç dünyası, kişiliği üzerinde biraz daha bir şeyler yazılmalıydı... Ölüm makinesi çocuk görünümlü bir katil tanımlaması bana Chucky'i de hatırlatmadı değil :)
Özetle kitabın sonunu beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Eğer bu bir film olsaydı, çok kızardım kendime bu filme para mı verdim ben şimdi diye ... Ama tabi söz konusu kitaplar olunca verilen paraya çok hayıflanmıyorum... 
Evet pozitif Ayrımcılık yapıyorum farkındayım

Hımm bir de aklımızda olsun gün gelir lazım olur diye küçük bir not kitaptan :)
* Açıklanamayan gülüşlerin, aldatmaca konuşmayı gerçekçi gösterdiğini uzun zaman önce öğrenmişti Gurney... (sy:113) 

Keyifli okumalar :)


18 Ağustos 2014 Pazartesi

KIZ KARDEŞİM İÇİN-JODI PICOULT

Kitabın Özgün Adı: My Sister's Keeper
Çeviren: Serkan Göktaş
Yayınevi: APRIL YAYINCILIK
Sayfa Sayısı: 518
Arka Kapak Yazısı: 
Siz olsaydınız ne yapardınız?

Anna hasta değil, ama on üç yaşına dek sayısız ameliyat, nakil ve operasyon geçirdi, iğneler vuruldu. Hepsi ablası Kate'in çocukluğundan beri yakasını bırakmayan lösemiyle mücadele edebilmesi için.

Kate ile tam doku uyumu olabilmesi için laboratuvar ortamında genleri özel olarak seçilen özel üretim bir çocuk olan Anna, ablasına ilik verebilmesi için dünyaya getirilmişti. Bu rolünü ve hayatını hiç sorgulamadı... Bugüne dek.
Şimdi ise ergenlik çağındaki çoğu genç gibi Anna da gerçekte kim olduğunu sorgulamaya başlıyor ve sonunda çoğu insan için akla getirmesi bile mümkün olmayan bir karar alıyor ; ailesini paramparça edecek ve sevdiği ablası için belki de ölümcül sonuçlar doğurabilecek bir karar.
Çok önemli etik tartışmaları körükleyen kışkırtıcı bir roman olan Kız Kardeşim İçin, bir ailenin ne pahasına olursa olsun verdiği hayatta kalma mücadelesini ve ibret alınacak bir ahlak öyküsünü anlatıyor.

_____***_____***_____***_____

Jodi Picaoult tek kelime ile bir şaheser yaratmış.

Mutlu bir aile yaşamları olan Fitzgerald ailesinin bir anda ters yüz  olan hayatını anlatıyor bu kitap. 3 yaşındaki kızları Kate'in kanser olmasıyla gelişen trajik bir süreç içerisinde yüzüyoruz. Kate'in uygulanan hiç bir tedaviye olumlu cevap vermemesi sonucunda doktoru tarafından önerilen bir yöntemle Brian ve Sara yeni bir bebek yapmayı planlıyorlar. Proje Bebek denilen bu tip bebekler kısaca, laboratuvar ortamında üretilen bebekler olarak tanımlanabilir. Kate ile tam doku uyumuna sahip olması sağlanan Anna, doğduğu gün kordon kanı bağışıyla başlayan bir mecburi donörlük vasfıyla hayatına devam ediyor. Anna 13 yaşına geldiğinde, girmiş olduğu ergenliğin de etkisiyle hayatına dair sorgulamalar yapmaya başlıyor. Ve artık kendi bedenine ait kararları sadece kendi vermeyi istediğini düşünüp bir mahkemeye başvuruyor. Bu mahkeme süreci ile gelişen durumlar kitabın zenginleşmesini sağlıyor. Elbette her başlayan sürecin bir bitme noktası olduğu gibi Anna'nın ailesine karşı açtığı davanın da bir sonucu oluyor. Bunu okuyarak öğrenmenizi öneririm.

Okurken çok fazla ikilemde kaldığım, kitabı bitirdikten sonra da üzerinde uzunca bir süre düşündüğüm kaliteli bir kitaptı... Çok ama çok etkilendim.. Her bir karakter beni ayrı ayrı etkiledi. Kitabın yazılış tarzı da çok hoşuma gitti. Olayın kahramanlarının ağzından, onların bakış açısına göre yazılmış olması hepsini tek tek hissedebilme olanağı sunuyor. Jodi Picaoult ilk defa okuduğum bir yazar, iyi ki onunla tanışmışım diyorum. Büyük bir içtenlikle söyleyebilirim ki daha okuduğum ilk kitabıyla kendisine hayran oldum.

Kitabın konu seçimi oldukça cesur... Çok kaygan bir zemin olan lösemi, organ bağışı,kök hücre araştırmaları,tasarım bebekler...üzerine kitap yazmak kolay bir iş olmasa gerek. Suistimale, sömürüye, incinmeye ve fikir ayrılıklarına oldukça açık konular bunlar. 

Kitabın sonunda yazar ile yapılan söyleyişiyi eklemişler. Oradan öğrendim ki, yazarın  kendi oğlu da bir tür kanser tedavisi görmüş, 3 yılda tam 10 ameliyat geçirmiş. Şu an vücudu tümörden tamamen temizlenmiş. O dönemlerde hastanede geçirdiği zamanlarda kanserli çocukların anne babalarıyla yakın ilişkilerde bulunmuş. Kitapta bize bu gerçeklik hissiyatını çok başarılı bir şekilde verebilmesinin sebebi gayet açık sanıyorum.

Bizim ülkemizde Kitap Kulübü mantığı çok da etkin değil biliyorum. Her birimiz çeşitli sosyal paylaşım sitelerinden birbirimize ulaşmaya ve okuduklarımızı paylaşmaya hatta birlikte okumaya  çalışıyoruz. Bu kitabın arkasında Kitap Kulübü için hazırlanmış "Tartışma Konuları ve Soruları" başlığında bir bölüm var. Kitaba ait, her biri üzerine münazara yapılabilecek nitelikte 14 soru bulunuyor. Eğer kitabı okumuş veya okuma listesine almış olanlarınız varsa ileriki zamanlarda paylaşımda bulunmaktan keyif duyarım.

Bir de kitabın filminden söz etmek istiyorum. 

Ben açıkçası bu filmi izlememiştim, 2009 yılında çekilmiş olmasına rağmen. Bu filmin okuduğum kitaba ait olduğunu da bilmiyordum ne yalan söyleyeyim. Kitabı bitirince tabi ki izlemek farz oldu. Ancak malesef şu ana kadar izlediğim her kitap uyarlaması gibi bu filmi de başarılı bulmadım. ( Oysa IMDB 7.4 puan vermiş) Kitapta yakaladığım atmosferi filmde yakalayamadım.. 

Bir defa kitabın sonu ile filmin sonu birbirinden tamamen farklı. Kitabı bitirdiğimde "Acaba başka bir şekilde bitebilir miydi bu kitap?" diye düşünmüştüm, film bana bir başka seçenek sundu. Ancak anladım ki Jodi Picaoult mümkün olan bütün seçenekler içinden en uygun olanını kullanmış zaten...

Kitabın ana karakterleri elbette ki Anna, Kate ve anneleri Sara. Fakat yan karakterlerden bir avukat Campbell karakteri var ki asla göz ardı edilemez, edilmemeli.. Filmde ise ne yazık ki, avukat çok sönük bir roldeydi, üstüne üstlük bence en uygun oyuncu seçimi yapılmıştı Campbell için. ( Alec Baldwin)

Kitabın başından sonuna kadar anne Sara'nın gitgellerini okuyoruz. Kanser olan kızını kurtarmak için her şeyi yapıyor ancak iç dünyasında bir yerlerde Anna için haksızlık yaptığını düşünmüyor değil. Çaresizlik onu her şeyden alıkoyuyor. Oysa filmde çizilen Sara portresi tam bir cadı :) Anna ailesine dava açınca onunla feci şekilde kavga edip evden filan kovuyor, böyle bir ayrıntı yok kitapta...

Gelelim Jesse'ye... O da ailenin unutulan diğer bir çocuğu... En büyük çocuk... Onun unutuluşu, kendi haline bırakılışı ve onun bu duruma isyanı haline gelen Piromani hastalığı filmde hiç bahsedilmemiş...

Kitapta Julia'nın (Anna'nın mahkeme süresince yasal vasisi) önemli bir yeri var. Avukat Campbell, Anna ve Sara üçgeninde tam bir denge noktası gibi bir şey ancak filmde Julia diye bir karakter yoktu...

Bunların hepsinden daha önemlisi şu bence. Anna'nın ruhsal hali, kitaptakinden daha farklı anlatılmış. Kitapta 13 yaşında bir kızın bu kararı almasına yol açabilecek ruhsal baskılar üzerinde durulurken, acaba aldığı kararı sağlıklı bir düşünce yapısıyla mı aldı yoksa bir anlık öfke ya da ilgi çekme çabası mıydı diye araştırılmaya çalışılırken, filmde ise Anna oldukça iradesine hakim, ne istediğini bilen bir karakter. 13 yaş için bence pek tutarlı olmamış...

Film sönük ve yüzeysel, kitap ise daha derin ve komplike diyebilirim bence...

Şimdi de kitaptan aklımda kalan bazı güzel notlar aktarayım:

* Kate'in hastanede uzun zamanlar geçirmeye başladığı bir dönemde Annesi Sara'nın kendine meşgale bulmak için orada yaptıkları ile ilgili düşünceleri:
Sahil mevzilerine kum torbaları yığmaya odaklanırsan, yaklaşan tsunamiyi aklından çıkarabilirsin. (sy:86)

* Campbell'ın aşk tanımı... Ona bu şekilde hissettiren olayları kitabın sonunda öğreniyoruz tabi ki...
Bana sorarsanız aşk en fazla bir gökkuşağı kadar kalıcıdır. Gözünüzün önündeyken güzeldir ve gözünüzü bir kez kırpınca bir bakarsınız yok olmuş... 


* Baba Brian'ın (ki kendisi bir itfaiyeci) ağzından Kate ile ilgili bir anısı... 
Kate ikinci sınıfa giderken, resim dersinde, başlığının üzerinde hale olan bir itfaiyeci resmi çizmişti. Sınıf arkadaşlarına benim yalnızca cennete gitmeme izin vereceklerini çünkü cehenneme gidersem oradaki tüm ateşleri söndüreceğimi anlatmış... (sy:179) 

* Anne Sara'nın ablasıyla bir konuşması... İç dünyasında yaşadığı çaresizliği dışa vuruyor..
Çocukken Zanne'nin odasıyla benim odam aynı koridora bakardı ve gece ışığı açık bırakma konusunda kavga ederdik. Ben açık kalmasını isterdim, o istemezdi. Başına bir yastık çek derdim ona. Sen karanlığı yaratabilirsin ama ben aydınlığı yaratamam. (sy:324)

5 Ağustos 2014 Salı

SÜPER İYİ GÜNLER Ya da Christopher Boone'un Sıradışı Hayatı-MARK HADDON


Çeviren: Övgü İçten
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 289
Arka Kapak Yazısı:
İnsanlar kafamı karıştırıyor.
Bunun iki temel nedeni var.
İlk neden, insanların hiç kelime kullanmadan bir sürü şey söylemeleri.
Shobhan, tek kaşını kaldırmanın bir sürü anlama gelebileceğini söylüyor.
[...] Bu komik bir kitap olmayacak. Espri yapmasını bilmiyorum, çünkü onları anlamıyorum.

Esrarengiz bir cinayet ve bir cinayeti aydınlatmaya çalışan dünyanın en dikkatli dedektifi Christopher John Franciss Boone, 15 yaşındaki dedektifimiz, yaşadığı bütün ülkeleri ve onların başkentlerini sayabiliyor, bir de 7507'ye kadar bütün asal sayıları...

Başından sonuna kadar sürükleyici bir teme çerçevesinde yazılmış olması nedeniyle benzerlerinden farklı olan bu kitabın otizm gibi anlaşılması çok zor ve ciddi bir sorunla karşı karşıya kalan ailelerin çocuklarını daha iyi anlamalarında büyük fayda sağlayacağına inanıyorum. (Prof. Dr. Barış Korkmaz)

_____***_____***_____***_____

Bölüm numaralarının sayfa sayısından daha büyük olduğu bir kitap... Kitap toplam 289 sayfa ve 233 bölümden oluşuyor. Örneğin 49.sayfada 61. bölümü okuyacaksınız... Saçmalık mı? Christopher size nedenini açıklayacak...

Şu ana dek okuduğum en sıra dışı ve buna rağmen ilgimi çekmeyi başaran nadir romanlardan biri olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum. Kitabın yazarı Mark Haddon çok sayıda ve ödüllü çocuk romanları yazmış. Biz yetişkinler için yazdığı bu ilk romanıyla da yine ödüllendirilmiş.

Kitap benim pek fazla bilgi sahibi olmadığım Otizm üzerine kurulu olduğu için dikkatimi ve ilgimi fazlasıyla çekti. 
"Süper İyi Günler" Günün birinde komşusunun köpeğini bahçede, vücuduna bir bahçe tırmığı saplanmış halde, ölü olarak bulan otistik bir çocuğun anlattıklarından oluşmuş bir roman. Christopher bu olayı çözmek istiyor çünkü köpekleri çok seviyor. Bulduğu bütün deliller sayesinde olayı çözebileceğine inanıyor ve bunu bir kitap haline getirip yazarlık kariyerinin de ilk adımlarını 15 yaşında atmayı hedefliyor.  Romanın çatısını bu olay oluşturmasına rağmen biz 289 sayfa boyunca otistik bir çocuğun penceresinden dünyaya bakıyoruz. Otistik bir çocuğun anne ve babası olmanın zorluklarını, fedakarlıklarını, öğretmenlerinin yaklaşımlarını, Christopher'ın gözünden dış dünyada yaşanan olayları nasıl algıladığını okuyor ve anlamaya çalışıyoruz. 

Kitabın yazarı, sanıyorum aldığı eğitim sayesinde olsa gerek otizme oldukça hakim. Bu sebeple kendisini otistik bir çocuğun yerine koyup bu romanı yazma konusunda oldukça başarılı olmuş. Duyguları çok güzel yansıtmış. Ben bu kitap sayesinde beni şaşırtan, daha önceden bilmediğim pek çok yeni şey öğrendim. Bir eğitimci olarak okuduklarım bana farklı bakış açıları kazandırdı elbette, ama aynı zamanda annelik duygusuyla okuduğum için daha da fazla etkilendiğimi itiraf etmek isterim.

Son zamanlarda değişik türde bir kitap okumaya resmen aç bir haldeydim ve sevgili Christopher Boone sayesinde bu arzumu, isteğimi büyük ölçüde tatmin etmiş durumdayım. Siz de eğer değişikliklerden hoşlanıyor ve size yabancı olan bir dünyaya dalmaktan korkmuyorsanız "Süper İyi Günler" sizi de kendine çekecektir... Keyifli okumalar dilerim...

* Asal sayılar hayata benziyor. Çok mantıklılar ama asla kuralını çözemiyorsun, bütün vaktini onları düşünerek geçirsen bile (sy:22)

* Occam'ın Usturası : Varoluşu tam anlamıyla gerekli olmayan şeylerin varlığından şüphe etmek gerekir. (sy:124)

31 Temmuz 2014 Perşembe

SEVGİLİMDEN SON MEKTUP-JOJO MOYES

Kitabın Özgün Adı: The Last Letter From Your Lover
Çeviren: Solina Silahlı
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 478
Arka Kapak Yazısı: 
En azından şunu bil ki bu dünyada seni seven ve bu ona zarar verse de hep sevecek olan bir adam...

1960. Jennifer Stirling zengin kocasının servetiyle lüks bir hayat yaşamaktadır. İstediği her şeye sahip olduğunu zannetse de bir gün ondan her şeyi arkasında bırakıp kendisiyle gelmesini isteyen bir adama aşık olur. Hayatında ilk defa tutkuyu hisseden Jennifer'ın önünde iki seçenek vardır: Ailesine ihanet etmek ya da aşkının peşinden gitmek...

2003. Gazetecilik kariyerinde zirveye yükselmek isteyen Ellie Haworth ünlü ve karizmatik bir yazarla ilişki yaşamaktadır. Aslında çok mutlu olması gerekirken sevdiği adamın başka bir kadına ait olması Ellie'nin hayatını ve tercihlerini gözden geçirmesine yol açar. bundan böyle ya eksik bir sevgiye razı gelecek ya da kendini korkusuzca gerçek aşkın kollarına bırakacaktır...

Bir gün Ellie, gazete binasının tozlu arşivinde 1960'lardan kalma aşk mektuplarına rastladığında iki kadının hayatı beklenmedik bir biçimde kesişir. Acı bir aşk hikayesinin eksik parçaları bir araya gelirken Jennifer ve Ellie'nin hayatı geçmiş, gelecek ve günümüzle tekrar şekillenir...

_____***_____***_____***_____

Şu son dönemlerde çift zamanlı diye tabir ettiğim, geçmiş ve günümüzü ilişkilendiren romanları çok fazla üst üste okudum. Bu kitap da onlardan biri oldu. Bir müddet bu tarzdan sıyrılıp farklı bir şeyler okusam iyi olacak sanırım...

1960 yılında yaşanmış bir gizli aşk ile günümüzde yaşanan bir yasak aşkın iki kadın karakterinin hikayesi anlatılıyor kitapta. 

Yıl 1960.
Jennifer Stirling oldukça varlıklı ve üstelik onu çok seven ve sadık olan kocası Laurence ile evli. Bir gün feci bir trafik kazası sonucu Laurence, Jennifer'ın arabada yalnız olmadığını, yanında sevgilisi olduğunu öğreniyor. Kaza sonunda hayatta bir tek Jennifer kalıyor ancak o da hafızasını yitirmiş durumda. Bu olay üzerine Laurence karısını tekrar evine kabul ediyor ancak ona karşı oluşan güvensizliği sevgisinin önüne geçmeye başlıyor. Bu durumun etkisiyle olsa gerek, aynı dönemlerde, kasabaya zenginlerin yaşamlarını haber yapmak için gönderilen Anthony O'Hare ile Jennifer'ın yakınlaşmaları başlıyor. 

Yıl 2003. 
Ellie başarılı bir gazetecidir. Evli bir adamla ilişki yaşayan Ellie için John'un karısından ayrılma umudu üzerine kurduğu hayatı gayet sorunsuz bir şekilde devam etmektedir. Çevresindeki tüm arkadaşlarının olumsuz tepkilerine rağmen Ellie, John için hissettiği tutkudan vazgeçemez. 
Bir gün gazetenin arşivinde bir mektup bulur ve bu mektup Jennifer ve Ellie'nin süregelen bir takım olaylar zinciri sayesinde kesişmesine neden olur. 
Ellie, Jennifer'ın yaşadıklarından çok etkilenir ve kendi yaşamında alması gereken kararları bulabilmek için onu kendine bir nevi rehber yapar... 

Yazarın bundan önceki kitabı olan " Senden Önce Ben"i de okumuştum. O kitabın konusu çok daha güzel ve özgündü bana göre. Bazı tutarsızlıkların olduğunu düşünüyorum bu romanda. Mesela Anthony O'hare'nin birden bire ortaya çıkıvermesi gibi.. Okurken, ' E madem bu adam yıllardır buralardaydı hiç kimse mi fark etmedi?' dedim. Ancak belki de ilk başta söylediğim gibi, üst üste bu tarz romanları çok fazla okuduğum için böyle hissediyor olabilirim. 

Alıp okumak isteyenlere öneririm, kolay okunan bir yazım diline sahip güzel bir roman.
Buna rağmen bir Sarah Jio değil bana göre...

Altını Çizdiklerim:

* In vino veritas : Gerçek şarapta gizlidir. (Lat.) (sy:10)

* İnsan sıradan bir hayatı nasıl destansı bir şekle bürüyebilirdi? Sevecek kadar cesur olabilir miydi? (sy:388)

* Kırık kalpler gençliğin tekelinde değildir.(sy:426)

* Yapayalnız sefil bir kadın olmanı diliyorum. Ama günün birinde çocukların da olur umarım  Ellie Haworth. O zaman savunmasızlığın ne demek olduğunu anlarsın. Çocukların babalarıyla birlikte büyüsün diye sürekli tetikte olmanın, mücadele içinde yaşamanın ne demek olduğunu anlarsın. Bir dahaki sefere kocamı eğlendirmek için transparan bir iç çamaşırı alırken bunu da hesaba katarsın, değil mi?" (John'un karısının Ellie'ye attığı sağlam tirat) (sy:430)

30 Temmuz 2014 Çarşamba

AVUÇLARININ ARASINA BİR KALP BIRAKTIM-DANI ATKINS

Kitabın Özgün Adı: Fractured
Çeviren: Belgin Selen Haktanır
Yayınevi: Koridor Yayınları
Sayfa Sayısı: 326
Arka Kapak Yazısı: 
O geceki kaza her şeyi değiştirdi... Şimdi, kazadan beş yıl sonra Rachel'ın hayatı paramparça. Babası ölümcül hasta. Küçük bir apartman dairesinde yaşıyor, sonu olmayan bir işte çalışıyor ve yüzündeki derin bir yara izi ile birlikte, en sevdiği kişinin ölümünden kendisini sorumlu tutuyor. Zamanı geri almak için her şeyini verirdi. Ama hayat buna asla müsade etmez. yoksa eder mi?

O geceki kaza her şeyi değiştirdi... Yine kazadan beş yıl sonra, Rachel'ın hayatı bu kez mükemmel. Harika bir nişanlısı, onu sevgiyle kucaklayan eskisi gibi sağlıklı babası, çevresini saran dostları ve hep hayalini kurduğu bir işi var. Fakat Rachel neden diğer hayatının anılarını gözünün önünden silemiyor? Hangi hayatı gerçek, hangisi halüsinasyon?

Hayatınızın iki farklı hikayesi olsa da ikisi de aynı mutlu sonla bitebilir miydi?
Son sayfaları okurken, birkaç damla göz yaşının gözlerinizden gizlice aktığını fark etmeyeceksiniz bile...

_____***_____***_____***_____

İlk defa kitabını okuduğum bir yazar Dani Atkins. 
Öncelikle kitabın üzerimde bıraktığı olumsuz etkilerden söz etmek isterim. Ancak baştan belirteyim bunların hiç birisi yazar kaynaklı değil. Türkçe çeviri ve kitabın basımında ciddi ve çok sık tekrarlanan hatalar mevcut. Olumlu kullanılması gereken cümlenin olumsuz olarak yazılması -ya da tam tersi- diyaloglarda isimlerin karıştırılması gibi sıkıntılar vardı. Okurken bazen aynı yeri 2-3 defa tekrar etmek ve ne denmek istenebileceği üzerine düşünmek zorunda kalabiliyorsunuz. Ama dediğim gibi bu durumun muhatabı Dani Atkins değil.
Kitabın orijinal adının Fractured olması ve Türkçe karşılığı itibariyle (kırılmış-kırık) kitabı tamamen yansıtıyor olmasına rağmen niçin bu isim verilmiş çeviri yapılırken anlamış değilim. Ben de işi gırgıra vurup kitabı fotoğraflarken böyle bir enstantane yapayım dedim :)

Kitap Rachel üzerine, daha doğrusu onun hayatı üzerine kurulmuş bir roman. Bundan 5 yıl önce (2008 yılının aralık ayında) bir arkadaş toplantısındayken beklenmedik bir kaza ile Rachel'ın hayatı akıl almaz bir şekilde değişiyor. Bir kaza ve iki farklı hayat... 5 yıl sonra yıl 2013'ü gösterdiğinde Rachel hangi hayatın kendisine ait olduğuna emin olabilecek mi?

Romanın kurgusunu çok beğendim. Şu anlamda çok beğendim. Kitabın son 20 sayfasına kadar Rachel'ın başına gelenler ile ilgili çeşitli olasılıklar üretiyor beyniniz. Yazar bunun olabilmesi için elinden geleni yapmış. Ve sizin bütün bu ürettiğiniz senaryolara karşın kitap çok ama çok normal bir son ile bitiyor. Hatta klişe bile diyebilirsiniz belki. Ancak eğer sizin aklınızda oluşan herhangi bir son ile bitmiş olsaydı, bu kitap bir bilim kurgu kitabı olurdu ve gerçek dışılığa doğru kayardı. Kendi adıma gerçek dışı ya da doğaüstü olaylardan hiç hoşlanmadığım için bu sonu ben beğendim.

Güzel, enteresan bir kitaptı bana göre. Sayfa sayısı bakımından da oldukça normaldi. Çarçabuk okunabilecek bir kitap. Tavsiyelerimin arasında yerini almış bulunmaktadır.

YAĞMUR SONRASI-SARAH JIO



Kitabın Özgün Adı: The Bungalow
Çeviren: Duygu Parsadan
Yayınevi: Arkadya Yayınları
Sayfa Sayısı: 347 
Arka Kapak Yazısı: 
II.Dünya Savaşı'nın tam ortasında yaşanan yasak aşk ve işlenen korkunç cinayet...
Umut tükenmiş gibi görünse de ikinci şans her zaman vardır... Ya yoksa?

Anne Colloway ne kadar çabalasa da yetmiş yıldır peşinden gelen anıları bir türlü aklından silemiyordur. Bora Bora Adası'ndan adına gelen gizemli bir mektup ise adeta kapanan yarasını yeniden açar.
1942 yazında, II.Dünya Savaşı'nın en hararetli zamanlarında Bora Bora Adası'nda görev almak için orduya hemşire olarak katılan Anne, genç, güzel ve nişanlı bir kadındır. Ancak orada hiç hesap etmediği bir durumla karşılaşır. Aşk... Kalbini tutkuyla dolduran, yakışıklı asker Westry Green'e karşı koyamaz. Kısa sürede aşkları, adadaki amber çiçekleri gibi filizlenirken, sazdan çatısı olan bir bungalovun altında gizli bir dünyayı paylaşırlar. Ta ki bir gece tüyler ürperten bir cinayete şahit olana kadar... Savaş rüzgarları ile ayrı yerlere savrulan çift, bir daha asla bir araya gelemez. Peki Anne, onca sene sonra çıkagelen bu mektubun izinden gidip taşıdığı vicdan azabını sonlandırabilecek midir?
Ya siz, araya zaman, mekan, kişiler girse de gerçek aşkın peşinden gitmeye cesaret edebilir misiniz?
Mart Menekşeleri ile gönüllere taht kuran Sarah Jio'dan muhteşem bir başyapıt... Yağmur Sonrası ile tutkunun zaman tanımayan öyküsünün okurken, göz yaşlarınıza hakim olamayacaksınız.

_____***_____***_____***_____

Okumanızı Şiddetle tavsiye ettiğim kitaplardan bir yenisi daha...

Yanılmıyorsam bu kitap yazarın ikinci kitabı. Yazdığı sırayla okumadım kitaplarını.. Belki ikinci kitabı diye daha basit ya da acemi olabileceğini düşünmeme rağmen yine muhteşem bir roman ile karşılaşınca kendisine hayranlığım iyice arttı.
İçime dokunan yaşam öykülerini seviyorum. Ve şu sıralar yüreğimi en çok titreten yazar Sarah Jio.

Bu kitaptaki öyküyü ve karakterlerini çok sevdim. Beni şaşkınlıklar içerisinde bırakan bir arkadaşlık örneği okudum. Bunu olumlu ve olumsuz her iki anlamda da diyorum. Kitty ile Anne arkadaşlığı... Arkadaşının yalnız kalmaması için düğününe bir hafta kala onunla birlikte orduya hemşire olarak giden Anne... Fakat buna karşılık arkadaşının orada beklenmedik bir aşka kapılmasını için için kıskanan Kitty'nin Anne'in başına açtığı dertler...

Anne tutkuyu, aşkı hiç tatmamış biri olarak evleneceği adamı gayet mantık ölçülerinde seçen biridir. Kitty ise deli dolu, gününü gün eden, erkeklerle ilişkisini yalnızca tutku ve şehvet üzerine kuran kısacası Anne'in tam zıttı bir karakterdir. Anne'in orduda hiç beklenmedik tutku dolu bir aşkın pençesine düşmesi işte bu sebeple Kitty'yi hem sevindirip hem de için için kıskandırıyor. Savaşın zor koşullarında büyük mücadelelerle ancak büyük bir tutkuyla devam eden Anne-Westry aşkı hesap edilemeyecek bir dizi olay( ki bunların başında şahit olunan bir cinayet geliyor) sonrasında noktalanıyor. Anne, Westry ile dolu olmasına karşın evine dönüp onu çok seven mantıklı aşkı ile evleniyor. Aradan yıllar geçiyor. Tam yetmiş yıl. Bir gün Bora Bora adası'ndan gizemli bir mektup geliyor. O zaman işlenen cinayetin sır perdesini açmak için Anne'den yardım isteyen genç bir kadından geliyor mektup. Anne, torunun da ısrarı ve desteği ile bir daha adaya asla dönmeyeceğine ait yeminini bozup yardım için adaya hareket ediyor. Cinayetin gerçeklerini hep birlikte ortaya çıkartıyorlar. Fazla bir spoiler vermek istemediğim için üzeri kapalı yazıyorum ancak şu kadarını söyleyebilirim ki okuduklarınız sizi de şaşırtacak...

Sarah Jio olaylar, kişiler ve zaman üçgeninin çok iyi kurgulayan bir yazar.  Yazarken her detayı düşünüyor ve okuyucu asla "ne alaka ya" diyemiyor. Yazdığı her satır sanki mantıklı bir puzzle ın parçası gibi. Bu nedenle çok akıcı , bu nedenle beğeni topluyor bana göre. Yağmur Sonrası'ndan da tıpkı diğer romanlarından olduğu gibi keyifli bir tat aldım. En kısa sürede umarım yeni bir roman daha yazar. Merakla beklemekteyim...


Bir de internette dolanırken bakın ne buldum


Kitap şimdi daha bir anlamlı ve çekici oldu :)

ÇIKMAZ SOKAĞIN SIRRI-MARIAN KEYES


Kitabın Özgün Adı: The Mystery Of Mercy Close
Çeviren: Beril Tüccarbaşıoğlu Uğur
Yayınevi: Artemis Yayınları
Sayfa Sayısı: 674
Arka Kapak Yazısı: 

"Helen Walsh aşka, korkuya, depresyona ya da sıcak içeceklere inanmıyor..."


Merak uyandırıcı, hareketli ve çok, çok komik Çıkmaz Sokağın Sırrı, kırılgan ve sivri dilli özel dedektif Helen Walsh'un hikayesi. Bir kayıp vakası onu eski sevgilisi 

Jay Parker'ın karanlık ve ışıltılı dünyasına sürüklerken, Helen, yeni sevgilisi seksi dedektif Artie Devlin'den giderek uzaklaşacak. Zeki ve ayakları yere sağlam basan Artie mi... Kurnaz ve sağı solu belli olmayan Jay mi... 

Bu iki bambaşka ancak eşit derecede etkileyici erkek ve kendi karanlığı arasında kalan Helen bir şeye inanmaya başladığını fark edecek. Aşka mı, korkuya mı? Okuyup öğrenmek size kalmış...


_____***_____***_____***_____

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, yıl içerisinde okuduğunuz kitapların toplam sayfa sayısını merak eden bir tür deli iseniz (tıpkı benim gibi), bu kitap o istatistiği birden canavar gibi artıracaktır. 
Bir insan nasıl 674 sayfa yazar anlayabilmiş değilim... Esasında bundan yanılmıyorsam iki yaz önceydi Marian Keyes ile tanışmam. Bodrum'da "Senden Başka yok" adlı kitabının cep boyunu bulup almıştım. Okuması kolay, konusu basit, eğlenceli esprili bir anlatım tarzı olduğu için tam bir yaz kitabı olduğunu düşünmüş ve çok beğenmiştim. Bu deneyimden cesaret alarak "Çıkmaz Sokağın sırrı"na göz diktim...

Tabi anlamışsınızdır yazdığım girizgahtan... İlk okuduğum kitabındaki kadar güzel bir tat alamadım bu sefer Marian Keyes'in yazdıklarından. Ancak inat ettim son sayfanın son kelimesine kadar okudum. Tamı tamına 674 sayfa. Oku oku bitmedi yahu. Taşıması ayrı dert okuması ayrı dert. Ben bunu okuyup bitirene kadar sevdicek 3 kitap bitirdi. Kitabın ana konusunu yazsam sanıyorum maksimum 300 sayfa olur. 

Konu esasında ilgi çekici ve basit. Eskilerin ünlü müzik grubu Laddz'lerin (4 erkekten oluşan bir grup) menajeri Jay Parker, bu grubu tekrardan popüler yapmak için bir dizi konser anlaşması ayarlıyor.Grup üyeleri artık yaşını başını almış ağır abiler haline geldiklerinden Jay'in sahnede yapmalarını istediği dans koreografilerinden hiç hoşlanmıyorlar ancak, hepsinin maddi durumu çıkmazda olduğu için kabul etmek zorunda kalıyorlar. Fakat grup üyelerinden Wayne'in aniden ortadan kayboluşu bütün planları alt üst ediyor.Paniğe kapılan Jay Parker, olaylı bir şekilde ayrıldığı eski sevgilisi ve özel dedektif olan Helen Walsh'u arıyor ve Wayne'i bulmasını istiyor.

Benim birkaç cümleyle konusunu anlatabildiğim, ve eminim ki sizin de aklınızda ufak bir senaryo oluşturabildiğim bu kitabın hacminin artmasının sebebi yan karakter ve yan olayların aşırı detaylandırılarak anlatılması.. Helen Walsh ve ailesinin bütün üyelerinin tek tek analizi, Laddz grubunun dört üyesinin de ayrı ayrı analizleri, Helen'in yeni sevgilisi ve onun ailesinin yaşadıkları ...vs vs 

Marian Keyes Chic-lit* edebiyatının en önemli kadın yazarlarından kabul ediliyormuş.Chic-lit edebiyatı bilirsiniz ki Bridget Jones'un Günlüğü ya da Sex and The City gibi kafanızı boşaltmanızı, keyifli vakit geçirmenizi sağlayan ve okurken sizi yormayan kızsal kitaplardır. Yazın deniz kenarında bu tarz kitapları okumayı çok severim ben. Ama soru şu: "bir Chic-lit kitap niçin 674 sayfa olur?"

Allahtan yazım dili sıkıcı değildi ve çevirisi çok iyiydi, okudum gitti...
Ancak bu yazarın bir üçüncü kitabını okumak için sanırım araya birkaç yıl zaman koyacağım ve almadan önce en az bir hafta düşüneceğim...

* Chic-lit: Chicken Literature'ın kısaltması tam türkçe karşılığı piliç edebiyatı 

20 Haziran 2014 Cuma

ÖTEKİLER-TUNCAY ÖZKAN


Yayınevi: Kırmızı Kedi
Sayfa Sayısı: 171
Arka Kapak Yazısı:

Dersim'in ŞığsoKöyü'nde doğdu. Dağlarda devrimci oldu. Şam'da PKK'lı... Elazığ'da itirafçı, silivri'de Ergenekon'cu...
"Terörist Başı" Abdullah Öcalan'ın hevaliydi, yıllarca çalıştığı, düşmanı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un "suç ortağı" yaptılar.
Dağlarda aşık oldu, sevişti. Çalıştı, ölümü gördü. Pişmanlığı da tanıdı, direnişi de...
İnsan sarrafıydı, İstanbul'da çırak çıktı, hep dolandırıldı.
Nevşehir cezaevinden tünel kazıp kaçtı.
Silivri'den kaçmamaya yemin etti. Bıçak sırtında yaşadı.
Hep "Ötekiler"in tarafına düştü.
Dersim dağlarından, Silivri'nin bulutlarına yükselen gerçek bir yaşamın, Rızgar'ın romanı.

_____***_____***_____***_____

Adalet sadece bir kavram değildir.
Ezilenler,
Adaletin gelmesini,
Sonsuza kadar beklemezler.

Madalyonun diğer yüzünü çevirip bakmak isteyenler için yazılmış bir kitap olduğunu düşünüyorum. Söyleyecek çok şeyim olmasına rağmen üzerinde çok fazla konuşmak istemiyorum. Bu kitap bana sadece şunu anımsattı : "Hayat her zaman siyah ve beyazlardan oluşmaz birçok ara renk vardır" 

Kitabın bir sayfasında Rızgar şöyle diyor: "Düşmanın da iyisi, iyidir heval" Yani mühim olan iyi olmak, insan olmak...

Yine de insan düşünmeden, sorgulamadan yapamıyor. "Bu kadar mı savrulur bir insan yaprak gibi, bu kadar mı müdahale edemez hayatına, bu kadar mı çaresizdin gerçekten, bu mu doğru yol aklındakileri anlatmak için, kader deyip geçsek ikna olur muyuz yoksa kaderimizi biraz da biz şekillendirmez miyiz, Bir insan kendi tercihlerinden sorumludur da devlet ne derece sorumlu tutulabilir tercihlerinden, peki ya bir iyi örnek veya kader mahkumu masum biri bütün kötü imajı silebilir, geride kalanları aklayabilir mi, devlet mi büyük insanlar mı kim kimden medet ummalı, çözüm ne?"

Bunlar gibi daha pek çok sorunun okurken aklınıza geldiği, yoruma açık bir yaşam hikayesi. Okuyun derim. Zaman zaman algılarımızın açılması için beyni düşünmeye zorlamak gerek... Okuyalım, düşünelim, vicdan muhasebesi ve mantık muhakemesi yapalım...

6 Haziran 2014 Cuma

SON KAMELYA-SARAH JIO

Özgün Adı: The Last Camellia 
Çeviren: Ayhan Ece Şirin 
Yayınevi: Arkadya 
Sayfa Sayısı: 345
Arka Kapak Yazısı:
1940'lı yılların Amerikası'nda bir fırıncının kızı olan Flora Lewis, un kokulu hayatının bir gün çok farklı yöne sürükleneceğini bilmiyordur. Genç kız bir yandan yaşlı anne babasına yardım ederken, öte yandan botanik bahçesinde bitkilerin ve çiçeklerin gizemli dünyasıyla uğraşmaktadır. Ta ki kendini uluslararası çiçek hırsızlığı zincirinin tam ortasında bulana kadar... Yapacağı iş çok basittir; İngiltere kırsalındaki Livingston Köşkü'ne gidip Middlebury Pembesi olarak bilinen ender bir kamelya türünü bulup haber vermek. Köşke dört öksüz çocuğa dadı olarak sızan Flora, içinde imkansız bir aşkın tohumlarını büyütürken, ne tür bir belaya bulaştığını acı bir şekilde öğrenecektir. Tam elli sene sonra bahçe tasarımıyla uğraşan Addison Sinclair, eşiyle birlikte Livingston Köşkü'ne gelir. Geçmişindeki hayaletten kurtulmaya çalışan Addison, aslında burada çok da sancılı bir gizemin içine düşer. bunu çözmeye çalıştıkçadillere destan kamelya bahçesinin kanla sulandığı gerçeğine adım adım yaklaşacaktır...
Mart Menekşeleri ve hala çok satanlar listesinde yer alan Böğürtlen Kışı yazarı Sarah Jio'dan muhteşem bir kitap daha.Son Kamelya, kalbimizdeki geçmişin zehrini umut kırıntısına tutunan küçük bir tohumla yok edebileceğimizi gösteren bir başyapıt.

Önce küçük bir tohum düşer kalbin odasına, sonra aşkla yeşerir. Kulak verin, umudun sesini duyabiliyor musunuz?

_____***_____***_____***_____

Sarah Jio'nun bu son romanında da tıpkı diğerlerinde olduğu gibi geçmiş ve gelecek eş zamanlı olarak anlatılıyor. Yine geçmişte yaşanan bir takım olaylar, aile sırları, gizemi çözülmemiş yaşam hikayeleri ve cevap bekleyen soruların sis perdesi  günümüzde açılıyor. Mart Menekşeleri ve Böğürtlen Kışı'nda da aynı kurguyu okumuştum. Bu kurgu daha kaç roman gider bilemiyorum. Ancak söylemek isterim ki yazarın o kadar yalın, öylesine güzel bir anlatım tarzı var ki romanın ana gövdesi aynı olsa bile asla "kabak tadı verdi" diyemiyorsunuz. Benim gibi çok çabuk sıkılan bir insan bunu söyleyebiliyorsa yazarın yazma konusundaki ustalığı tartışılamaz demektir. 
Ayrıca bu son romanda yazarımız gizemi biraz daha artırmak adına işin içerisine bir de çözülmemiş cinayetler ilave etmiş. Yani bu romanı okurken hem geçmişin dedektifi hem de katilin dedektifi oluyorsunuz... "Katil kim?" sorusu sizi romanın sonuna kadar takip ediyor ve son 10-15 sayfada öğrendiğiniz gerçekler sizi şaşkına çeviriyor. 

Kitabı okuduktan sonra her ne kadar hayal ürünü olduğunu bilsem bile Google arama sayfasına Livingston Köşkü diye yazmadan duramadım. Esasında içten içe Livingstone'un gerçek olmasını çok dilemiştim; itiraf ediyorum. Günün birinde oraya gidip, kamelya ağaçlarını görebilme ihtimalimin olması hoş olurdu gerçekten... Fakat o köşkün bizim evde olduğunu fark ettim :) Bundan birkaç sene evvel yapmış olduğum puzzle daki köşk Livingstone'un sanki canlılık bulmuş hali. Ya da şöyle diyelim olması gereken hali. Romanda anlatılan kasvetli yapısından kurtulmuş aydınlığa kavuşmuş, huzurla dolmuş hali...yani bence tabi :)   

Ayrıca yazar tarafından mükemmel derecede tasvir edilen çatı katı serası da tam bir cennet gibi canlandı gözümde. Desmond'un yerinde olmayı istemezdim hiç ama, tam da o anda, yosun çuvallarından yumuşacık yatağında yatıp yıldızları izlerken uykuya dalması çok büyük bir lükstü bana göre... Gerçi o her zaman kendi evinde bir sığıntı gibiydi bu kadarcık cenneti hoş görmek gerek...

Tamam tamam eğer biraz merakınızı kabartmayı başardıysam kısa bir özet geçelim kitabı almak isteyenlere yol gösterici olmak maksadıyla..

1930'lu yıllarda gencecik çok güzel bir kız (Anna) yakışıklı bir adam (Lord Edward) ile tanışır. Adam kıza ilk görüşte aşık olur. Kız için aynı şeyleri söylemek zordur ancak ailesinin baskısına dayanamayarak adam ile evlenir. İngiltere'nin en muhteşem köşklerinden birinde yaşamaya başlarlar. Ancak günün birinde kızın geçmişine ait öğrendiği çok büyük bir sır adamın kıza bakışını tamamıyla değiştirir. Ona olan büyük aşkı birden bire bitmiş yerini gereksiz paranoyalar almıştır. Kız günden güne altın kafese kapatılmış bir kuş gibi hissetmeye başlar. Yalnızlığını paylaşabildiği muazzam çiçekleri ve dillere destan bahçesiyle sırlarını saklayan kamelyalarından başka yakınlık kurabileceği kimsesi kalmamıştır. Tabi bir de çocukları... Her birinin kendine ait problemleri olan 5 çocuk...

Yıllar 1940'ı gösterdiğinde Flora Lewis kitabımıza giriyor. Fakir bir fırıncının kızı olan Flora aynı zamanda bir botanik bahçesinde çalışmaktadır ve bitkiler hakkında geniş bilgiye sahiptir. Uluslararası çiçek kaçakçılarının arasına da bu sayede girer. Ailesinin yaşamını biraz daha refaha kavuşturmak isteyen Flora kendisini bir dadı gibi göstererek Livingston köşküne girer ve Middlebury Pembesini aramaya başlar. Bu yolculukta başına beklenmedik bir aşk, bir sürü kızın ortadan kaybolmasıyla ortalıkta dolaşan cinayet dedikoduları, Leydi Anna'nın ölümünün perde arkası ve o köşkteki herkese ait pek çok soru işareti ve sırlar gelir.

Romanın günümüz kısmındaysa Addison Sinclair devreye giriyor. Bir botanikçi ve bahçe düzenlemeleri konusunda uzman olan Addison, eşinin ailesi tarafından satın alınan Livingstone köşkünde Leydi Anna ve Flora'nın başlayıp ortaya çıkarmaya çalıştığı sırları gün ışığına çıkartıyor. Bu arada tabi ki kendisinin de geçmişinde, kocası Rex'den sakladığı bir olay var ve o da ister istemez gün yüzüne çıkıyor.

Son Kamelya, Leydi Anna, Flora Lewis ve Addison Sinclair isminde üç kadının üzerine kurulmuş çok güzel bir roman. Bu üç kadının da en belirgin özeliği yaşadıkları hayata, geçmişlerine ve mutsuzluklarına rağmen hala çok güçlü olmaları ve ayakta kalıp savaşmaya çalışmalarıdır. Sarah Jio'un romanlarındaki kadın karakterlerin gücüne gerçekten hayranım ben...


Keyifli okumalar dilerim...


İnsanların gökyüzündeki yıldızlara benzediğine kanaat getirdim. Bazıları milyonlarca yıl belli belirsiz parlar. Onlar hep orada olmasına rağmen fark etmezsin bile. Tuvaldeki bir nokta misali birleşirler. Ama diğerleri öyle bir parlar ki gökyüzünü aydınlatırlar.. Onları fark etmeden, onlara hayranlık duymadan edemezsin. Bunların ömrü uzun sürmez. Süremez. Tükenirler. Annem de onlardan biriydi işte... (sy:272)


(Kitaptaki en zavallı karakterlerden Desmond'ın Leydi anna'yı tanımlarken kullandığı sözcükler... Çok beğendim...)