29 Ocak 2015 Perşembe

GÜNDÜZSEFASI-SARAH JIO

Kitabın Özgün Adı: Morning Glory
Çeviren: Duygu Parsadan
Yayınevi: ARKADYA
Sayfa Sayısı: 357
Arka Kapak Yazısı: 

Acı ne kadar derinde olsa da zamanla tüm çiçekler güneşe döner yüzünü...

Kalbin anahtarıdır gündüzsefası. Ruhlarında en derin izleri taşıyanları bile çiçekleriyle sarmalar, filizleriyle umut taşır. İşte böyle gündüzsefasının süslediği bir yüzen evde yaşayan Penny Wentworth, 1950'li yıllarda ünlü bir ressamla evlidir. Her şeye sahip olan Penny'nin tek eksiği ise küçük evlerini taçlandıracak bir bebektir. Ancak gün geçtikçe tek eksiğinin bu olmadığını anlayacaktır çünkü sevgiyi yürekten hissetmek gerekiyordur. Onun hissettiği tek şey ise içini kemiren acıdır...

Ada Santorini New York'ta yaşadığı trajediden sonra ağır depresyondadır. Kendini toparlamak için Seattle'a Tekneler Caddesi'ne gelir. Burada kiraladığı yüzen evde eski bir sandık bulur. Sandıkta Penny Wentworth adında bir kadına ait eski eşyalar vardır. Gariptir ki Tekneler Caddesindeki hiç kimse bu kadınla ilgili konuşmak istememektedir. Merakına yenik düşen ada, Penny'nin gizemli geçmişine adım atarken kendi geleceğini de örmeye başlayacaktır.

Okuyucuları kalemiyle büyüleyen Sarah Jio'dan bir başyapıt daha. Gündüzsefası'nı okurken, ne kadar imkansız görünse de her şeyin bir umuda açılacağını göreceksiniz.

_____***_____***_____***_____

Gündüzsefası, geçmiş ile yoğurulan, günümüzde yaşanan ve geleceği şekillendiren bir roman.
Herkesin hayatında yaraları vardır kimileri derin kimileri yüzeyseldir ancak hepimizin kabuğunun altında sırları vardır.

Ada Santorini başarılı bir editör. Kariyerinin zirvesinde olmasının yanı sıra çok mutlu bir evliliği var. Eşi James ve kızları Ella ile mükemmel denilebilecek bir hayatları mevcut. Ama hayat her zaman güzel sürprizlerle dolu değil... Yaşadığı kötü olayın sonucunda depresyona giren bu kadın kendini tekrar yaşama adapte edebilecek mi? Yaşadığımız acıları geride bırakmanın yolu var mı? Geçmişten gelen bir ses, Penny'nin sesi , Ada'ya yardımcı olabilecek mi?

Keyifle okunan, sıcak samimi bir kitap Gündüzsefası.

 Eğer nefes alıyorsak hala bir umut vardır...

*Mutluluk büyümene yardım etmez, bunu sadece mutsuzluk yapar. (sy:195)


26 Ocak 2015 Pazartesi

GÖRDÜĞÜNE ASLA İNANMA- MARIO MAZZANTI

Kitabın Özgün Adı: NELLA TANA DEL LUPO
Çeviren: GÜLİZ AKYÜZ YILDIRIM
Yayınevi: SONSUZ KİTAP
Sayfa Sayısı: 446
Arka Kapak Yazısı: 


" Ben saf aşkın, Tanrı korkusunun, bilginin ve kutsal umudun anasıyım."
" Öldürüp hayat verenim ben ve hiç kimse bensiz kurtuluşa eremez."

Ünlü bir psikiyatrist merakı yüzünden kış uykusundaki canavarı uyandırır ve insan avının başlamasına sebep olur... Genç ve güzel bir kadın sevdiği adamı korumak için ruhunu şeytana satar... Ve polisler; büyük bir yapbozun parçaları gibi birbiriyle alakasız görünen cinayetleri çözmek için katile adım adım yaklaşan tek kişinin peşine düşerler...

_____***_____***_____***_____

"Ben, benlik tir, görünmeyen ve soyut olan; oysa beden onun hizmetçisidir sadece. " (sy:359)

Güzel bir gerilim romanıydı. Kitap, Psikoloji bilimi ve insan davranışlarının doğası üzerine kurulduğu için yer yer bilgilendirmeler de mevcuttu. Psikolojiye merakım ve ilgim çok yüksek olduğu için beni sıkmadı açıkçası ama eğer siz ilgili değilseniz belki o anlamda hoşunuza gitmeyebilir.
Üniversitede profesör olan 4 kişinin ve yan karakterlerin çevresinde dönen romanda sürekli kendinize "İşte buldum katil bu şahsiyetin ta kendisi" diyorsunuz ama hiçbir zaman haklı çıkamıyorsunuz. Genelde bu tip gerilim romanları, katilin, buna paralel olarak da işlenen cinayetlerin sebebinin ve sonucunun ne olduğunu henüz kitabın yarısında çözmeye başladığınızda oldukça sevimsiz bir hal alıyor. Ben bu kitapta böyle bir sorun yaşamadım son sayfaya kadar  heyecanından hiçbir şey kaybetmedi. Film izliyormuşsunuz gibi rahatça okuyup bitirebilirsiniz. 
Şimdiden keyifli okumalar dilerim...


14 Ocak 2015 Çarşamba

BEN ÇOK İYİ BİR GÜN KONUŞACAK- DAVID SEDARIS

Kitabın Özgün Adı: 
Me Talk Pretty One Day
Çeviren: Enis Köksaldı
Yayınevi: EPSİLON
Sayfa Sayısı: 304
Arka Kapak Yazısı: 

Kuzey Carolina'nın bizim yaşadığımız kısmında hangi takımı tuttuğunuz sorusu çok yaygındı ve bu soruya verilen cevabın, sizin ne türden bir insan olduğunuz ya da olmayı umduğunuz konusunda çok şey ifade ettiği düşünülürdü. Benimse ne futbola ne de basketbola ilgim vardı, ancak bunu belli etmemem gerektiğini çoktan öğrenmiştim. Bir oğlan çocuğu mesela mangalda pişmiş tavuğu ya da patates kızartmasını sevmiyorsa, insanlar bunu kişisel beğeniyi ilgilendiren bir konu olarak görüp, "zevkler ve renkler tartışılmaz" derlerdi. Devlet başkanına, coca Cola'ya, hatta Tanrı'ya bile burun kıvırabilirdiniz, ancak spordan hoşlanmayan bir erkek çocuğuysanız imalı yakıştırmalara muhatap olmanız kaçınılmazdı. O yüzden ben de konu ne zaman açılsa, soruyu soranın hangi takımı tuttuğunu sorup "Gerçekten mi? Ben de!" diye cevap vermeyi adet edinmiştim.

_____***_____***_____***_____

Yaşadığımız dünyaya, sanattan siyasete, spordan uyuşturucuya,gündelik hayattan aile ilişkilerine, "farklı" bir bakış açısı bu kitap. Kitabın ön ve arka kapaklarında da yazdığı gibi oldukça eğlenceli. David Sedaris'in çok zekice kurgulanmış ve kaliteli bir mizah anlayışı var. Kendisinin okuduğum ilk kitabı, ancak diğer kitaplarını da okuma listeme an itibariyle ekledim. 

Kitaptan bazı bölümler:

* Sanatsal proje bulmak bazen saçmalama noktasına gelebilir:

".... Sanat eserlerine "parça" diyorlardı ki ben de bu tabire hevesle sarıldım. Onların gözüne gireceğim diye, çamaşırhaneye götürülmek üzere torbalara konumuş pis çamaşırlara iltifat ettim. Eğer etraflıca bakarsanız her şey bir parça olabilirdi. İçtiğimiz kristallerle kafayı bulmuş halde çete olarak çevre yoluna çıkar, trafik konilerine ve sarı hız tümseklerine hayranlığımızı ifade ederdik. sanat dünyası bizim kavramsal istiridyemizdi ve onu çiğ çiğ yemek istiyorduk...." (sy:61)

* Günümüzün yemekleri hakkında harika bir tespit:

"... Şimdiki yemekler daima saçma sapan, dimdik kuleler halinde servis ediliyor. Artık uzanıp keyiflerine bakmakla yetinmedikleri için, şehirlerimizi dolduran yüksek binalara benzer şekilde göklere uzanıyorlar. Hani sanki altlarındaki tabaklar çok değerli arazilermiş de şefimiz bu arazinin ancak çok küçük bir parselini ve bununla beraber de sınırsız hava kullanım hakkını satın alabilecekmiş gibi..." (sy:141)

* Sanat üstün bir varlıktır herkes anlayamaz:

"Oyunumuzun galasına annemle babam da geldi; performansımızı nasıl bulduğunu sorduğumda annem şöyle dedi: " Sen yaptığım bir şey yüzünden beni cezalandırmaya mı çalışıyorsun?"
Biz kesinlikle zamanımızın ilerisindeydik, fakat yeterince uyuşturucu aldıkları takdirde Kuzey Carolina sakinlerinin de eninde sonunda bize yetişecekleri düşüncesindeydik. (sy:64)

* Yazarımızın bilgisayar nefreti:

"... Bilgisayarlardan org kelimesinin türetilmesine yol açtıkları için nefret ediyorum. Normalde gerçek bir mektup olmayan, daha çok insanların eskiden derste sıkıldıkları zaman elden ele birbirlerine gönderdikleri anlamsız notların bir varyasyonuna benzeyen e-postalar yüzünden nefret ediyorum. New York Halk Kütüphanesi'ndeki kartlı kataloğun yerine geçtikleri için nefret ediyorum; filmleri neredeyse istila ettikleri için nefret ediyorum. Ama asıl can dostum daktilomun  yerine geçtikleri için nefret ediyorum. (sy:166-167)


4 Ocak 2015 Pazar

2014'ün ardından...

İflah olmaz bir sayısalcı olduğumun kanıtıdır...
2015'te hedef 20000 :)


FİLM KULÜBÜ-DAVID GILMOUR



Kitabın Özgün Adı: The Film Club
Çeviren: Dost KÖRPE
Yayınevi: DOMİNGO
Sayfa Sayısı: 218
Arka Kapak Yazısı: 
Sıra dışı bir anlaşmaydı: Jesse okulu bırakabilirdi, bütün gün uyuyabilirdi, çalışmasına ya da kira ödemesine gerek yoktu... 
ama karşılığında haftada üç film seyretmesi gerekiyordu... babasının seçtiği üç filmi.

Baba oğul haftalarca yan yana oturup Çılgın Romantik'ten Rıhtımlar Üstünde'ye, temel İçgüdü'den Tatlı Hayat'a, gelmiş geçmiş en iyi (ve bazen de en kötü) filmleri izlerler. Filmler sayesinde hayattan konuşurlar... kızlardan, müzikten, kalp acısından, işten, uyuşturuculardan ve dostluktan bahsederler. Oğul giderek kaotik bir ergenden özgüvenli bir genç yetişkine dönüşür, ama Film Kulübü biraz mutlu biraz buruk, kaçınılmaz sona yaklaşırken, Jesse babasını bile şaşırtan bir seçim yapar...


_____***_____***_____***_____

" FİLM KULÜBÜ" okunması zahmetli olmayan bir kitap. Edebi bir yön aramak isteyenleri tatmin edeceğini söyleyemem, zira sanki bir günlük okuyormuş hissiyatı verdi bana. Kimine göre çekici bir durum olabilir tabi bu. Gilmour ailesinin daha doğrusu bu ailenin biri ergen diğeri orta yaşlı iki erkeğinin 3 yıl boyunca birbiriyle olan paylaşımlarını okuyoruz.

Jesse'nin okulu bırakma kararından ziyade, aldığı büyük riskle oğlunun bu kararına saygı duyup karşı çıkmayan baba daha şaşırtıcı elbette. Bir erkek çocuk annesi veya babası olsaydım belki daha çok içselleştirebilirdim bu kararı ve yaşanan süreci.

Kitap bittiğinde düşünmeden edemedim: Ya işler ters gitseydi? David Gilmour ben böyle bir karar aldım ama sonuç hüsran oldu siz siz olun çocuklarınızı zorla da olsa okula yollayın ana fikirli bir kitap yazar mıydı? Cevabı verdiniz zaten. e peki o zaman bir ebeveynin seneler sonra böyle bir kitap yazmasının amacı ne olabilir? Radikal bir baba olarak kendisini mi övmek, Jesse'yi mi övmek, diğer babalara farklı bir bakış açısı mı ortaya koymak örnek teşkil etmek ya da Jesse'nin şu anki popülaritesini mi artırmak veya sadece ailelerini mi göstermek... nedir bilemedim... Biraz internetten araştırdım baba ve oğul bir arada bazı açıklamalar yapmışlar, buyurunuz:

Gilmour Boys

Kitap bir hayatın önemli bir döneminin kesiti olduğu için yorum yapmak bana düşmez. Yalnız, David Gilmour'un film kültürünün oldukça geniş olduğunu söylemek gerek, bazı tespitlerine katılmasam da şapka çıkardığım yorumları da yok değil...
Yormayan, üzmeyen ve çabuk biten bir kitap isterseniz  Film Kulübünü deneyebilirsiniz.

Keyifli okumalar